Havama Suyuma Toprağıma Dokunma!

 

26.04.2018 

 Nükleer ile Hayat, Hayatta Nükleer Olmaz !

Çernobil; insanlık tarihinin gördüğü en büyük nükleer kazalardan birisiydi . 26 Nisan sabahı her yere radyoaktif radyasyon yağıyordu. Radyasyon yağmur olup topraklarımıza akarken Bakanlarımız bize “Tehlike yoktur çayı için, fındığı da yiyin” diyordu.

32 yıl önce meydana gelmiş olmasına rağmen bugün hala etkileri devam eden Çernobil Nükleer Felaketi nedeniyle açığa çıkan radyasyonun önümüzdeki 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağını da söylüyor.

Fukuşima felaketi yaklaşık 7 yıl önce oldu ama halen onun da etkileri devam ediyor. Fukushima felaketi, güvenli nükleer santral sözünün koca bir yalan olduğunu çok açık bir şekilde gösterdi. Tüm Dünya artık nükleer santralın bir tehdit olduğunu söylüyor.

Onca zaman geçmiş olmasına rağmen Japonya'nın Dai ichi Nükleer Santralindeki reaktörlerin soğutma işlemleri halen devam ediyor, radyoaktif kirliliğe bulaşan soğutma suyunu depolamaya tank yetişmiyor, biriktirilen radyoaktif suyun miktarının 800 bin tona ulaşması ve depolanacak yer kalmaması üzerine belli aralıklarla denize boşaltım yapılıyor, buna ilaveten tanklarda biriktirilen radyoaktif suyun her gün 300 tonu denize sızıyor. Toplanan radyoaktif atıkların muhafazası için 300 metre derinlikte kalıcı depo yapılması planlanıyor, 100 yıl kullanılması düşünülen bu deponun 100 bin yıl kapalı tutulması öngörülüyor.

Sinop Fukuşima, Akkuyu Çernobil Olmasın!

Akkuyu Nükleer Santral projesi otuz yıldır gündemde. Nisan ayı içerisinde büyük bir gövde gösterisiyle temeli atılan Akkuyu’nun müteahhit ve işletmeci firması Çernobil’in müteahhit ve işletmeci firması ile aynı Rosatom firmasıdır.

Sadece küçük birkaç örnek bile Sinop’ta yapılacak nükleer santralin etkisini göstermeye yetiyor: Santralda kullanılacak günlük soğutma suyu nedeniyle her gün 28 milyon metreküp Karadeniz suyu "zehirlenecek". Karadeniz’in çevresini ve canlıları siz düşünün. Santrala verilen alım garantisi fiyatı Türkiye`de ortalama elektrik fiyatından daha pahalı. Bu santralın en az 6 yıl süreceği öngörülen inşaat süresince milyonlarca ton çimento üretiminden ve diğer iş makinelerinden çıkacak sera gazları, toz, gürültü, titreşim ve tüm kirletici unsurların Sinop kent merkezi ve 30 km çaplı alanda bulunan karasal ve sucul yaşam alanlarına etkisi hesaplanamamaktadır.

Türkiye`nin henüz nükleer santralı yokken İstanbul İkitelli`de 1999`da meydana gelen olayla "dünyanın en önemli 20 radyoaktif kazası" listesine girmeyi başarmış bir ülke olduğumuzu da unutmamak gerekiyor.

Nükleer santral kazası tüm insanlık için büyük bir felaket peki ya atıkları?

Bertaraf edilemeyen atıklarıyla patlamasalar da nükleer santraller insan ve doğadaki tüm diğer canlılar için büyük tehlike.

Bu tehlikeleri göze almamız bir zorunluluk mu? Başka bir yol yok mu?

Nükleer atıklarla dolu bir dünya yaratmakta ki amaç ne?

Katı radyoaktif atıklar geçici olarak depolanacak, ne kadar süreyle, nerede, daha sonra ne yapılacak? Bu gibi sorulara tatmin edici yanıt verilemez, çünkü nükleer santral atıklarının bertarafı konusunda halen bir çözüm bulunulabilmiş değil. Atıklar dağların içine saklanmaya çalışılıyor, bu da çok pahalı; o yüzden atıklar serseri mayınlar gibi dünyada dolaşıyor. Gaziemir'de ortaya çıkan nükleer yakıt çubuklarından kaynaklanan kirlenme bunun en yakın örneği.

Avrupa yüzünü yenilenebilir enerjiye çevirmeye başlarken, Akkuyu ve Sinop Nükleer santral projeleri tamamlanırsa Türkiye'de 8 nükleer reaktör inşa edilmiş olacak!

Hükümetler tüm yaşamı tehdit eden nükleer santraller kurmayı bırakmalıdır, yenilenebilir enerjilere yönelmelidirler.

 

22/03/2018

Birleşmiş Milletler 22 Mart’ı  Dünya Su Günü olarak ilan etmiştir. Yiyecek olmadan haftalarca hayatta kalabiliriz ama su olmadan bir gün bile yaşaması çok zor. Şu an musluklarımızdan su akması gibi bir ayrıcalığa sahibiz ya gelecekte?

Dünya yüzeyinin yüzde 70’i suyla kaplı olmasına rağmen, su, özellikle de içme suyu düşünüldüğü kadar bol değil. Dünya su rezervinin sadece yüzde 3’ü tatlı su.

Birleşmiş Milletler dünyada kırsal bölgelerde yaşayanların yalnızca %42’sinin suya erişiminin olduğunu belirtiyor. Bir milyarı aşkın kişi temiz içme suyuna ulaşamıyor ve 2,7 milyar kişi yılın en az bir ayında su sıkıntısı çekiyor.

Bu insanlar için, suya erişmek büyük bir çaba ve beceri gerektiriyor. Örneğin, Etiyopya’daki Hamar’da insanlar en yakın kuyuya ulaşmak için kavurucu sıcak altında uzun, meşakkatli bir yolu yürümek zorundalar.

Günümüzde insan hakları tartışmasına eklenen yeni bir boyut su hakkı konusudur. Su insan yaşamının sürmesi için zorunlu unsurlardan biridir. Bu nedenle öncelikle yaşam hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak su hakkının ayrı bir insan hakkı olarak kabul edilme çabaları yakın zamanlarda ortaya çıkmıştır. Öyle ki Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi 2002 yılında su hakkını kabul etmiştir.

Su, Tüm Canlılara Ait Doğal Bir Varlıktır

Musluklardan içilebilir nitelikte suyun temel insan ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda ücretsiz verilmesi, bu miktarın aşılması durumunda tarifelendirmeye gidilmesi kamusal bir hizmet olarak su hakkı açısından her geçen gün daha önemli bir talep haline geliyor. Çünkü ancak bu sayede su tasarrufu sağlanıp hem sosyal adalet tesis edilmiş olur hem de işçiler çıkarına bir su politikası uygulanabilir. Özelleştirmelerden sonra Dünya Bankası raporları bile su hizmetlerinin kamu tarafından daha iyi verildiğini söylemektedir

Dünyada altyapı hizmetleri vatandaşlara su götürme maliyetinin %75’ini oluşturuyor. Kamunun bu görevi yerine getirememesi, her zaman artan fiyatlar, ödeme gücü olmayanların sularının kesilmesi ve şiddetli işgücü kesintileriyle sonuçlanıyor.

Ancak günümüzde hakim olan neoliberal belediyecilik anlayışı kaliteli ve içilebilir nitelikte su hizmeti sağlamak konusunda gereken altyapı yatırımlarını yapmayarak içilebilir su sağlama işini ambalajlı su şirketlerine terk etmiş durumda. Dünya genelinde yapılan araştırmalar suyun özelleştirilmesi eğiliminin güç kaybettiğini gösteriyor. Toplumsal olarak kabul edilebilir maliyette temiz bir suya erişim beklentisiyle su şirketlerine 20 yıl ya da daha fazla süreli imtiyazlar tanıyan pek çok şehir, sözleşmeleri sonlandırmayı ve şehirlerdeki su tedarik hizmetlerini kamu kontrolüne devretmeyi seçiyor.

Ülkede belediyeler su ve hıfzıssıhha hizmetlerinden de kâr elde edebilecekleri bir faturalandırma yöntemi uyguluyorlar. Belediyelerin gelir kalemine dönüşen su hizmetleri, su faturalarının sürekli olarak artmasına yol açıyor. Büyükşehir Belediye Yasası su hizmetlerinin tam maliyet prensibi ile yapılmasını zorunlu kılıyor hatta fiyatlandırmada belediyeye kaynak sağlaması açısından üzerine kâr da konulmasına izin veriyor. Bu belediyecilik anlayışı hem su varlıklarının kirlenmesi ve tükenmesine hem de sosyal adaletsizliğin büyümesine neden oluyor.

Su Kıtlığı Yaşamamız Uzak Değil İstanbul İse Tehlikede

Yakın zamanda Güney Afrika’nın Cape Town şehrinin suyunun Nisan ayında biteceği ilan edilmişti. İnsanlık tarihinde ilk kez bir büyük kent susuz kalacağını ilan ederek olağanüstü tedbirlere başvuracağını açıklamıştı. Şimdi de Çin’in başkenti Pekin’den susuzluk haberleri geliyor. Pekin’in kendi su varlıklarının %40’ı sanayi atıkları nedeniyle kullanılamayacak kadar kirlenmiş durumda. Çin’in dünyanın en büyük kapitalist ekonomisi olma yönünde attığı adımların ekolojik bir felakete yol açması kaçınılmaz gözüküyor. Ancak Cape Town yalnız değil, çünkü aralarında İstanbul’un da bulunduğu 11 büyük kent uzmanların su kıtlığı uyarısı yaptığı yerler arasında.

Ülkede, hükümetin resmi verilerine göre, ülke kişi başına düşen içme suyu miktarının 1.700 metreküpün altına indiği 2016’dan bu yana teknik olarak su stresi yaşıyor. Yerel uzmanlar durumun 2030 itibarıyla kötüleşip, su kıtlığı yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.

  

Plan ve Bütçe Komisyonu'nda yapılan görüşmelerden sonra doğa talanının kapılarını sermayeye sonuna kadar açacak olan maddelerden 54. Madde yani; maden izin başvurularında Çevresel Etki Değerleme (ÇED) sürecini kaldıran değişiklik verilen bir önerge ile  torba yasadan çıkarıldı. Ama biliyoruz ki tehlike geçmedi. Hala bazı maddeler çıkarılmış değil. Önümüzdeki süreçte de karşımıza gelebilecek bu değişiklikleri takip etmek açısından yapılmak istenenenin ne olduğuna ilişkin daha önce yaptığımız eleştirileri yayınlamaya devam ediyoruz.  

13/10/2017

"Bazı Vergi Kanunları ile Kanun ve kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı"  yani yeni torba yasa bir çok farklı kanunda değişiklikleri içeriyor. Bu yapılan değişikliklerden bir tanesi de madencilikte yapılan değişiklikler.

Yapılan değişikliklerle maden aramalarında Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) kaldırılıyor, işletmeler içinse ÇED süresi 3 aya çekiliyor.

Ayrıca, bir maden şirketinin orman sahası içinde yer alan maden alanları kullanımı kapsamında orman arazi bedeli yada herhangi bir bedel alınmayacak.

Zaten Madencilik mevzuatında yapılan değişiklikler ve yeni düzenlemeler ile maden ruhsatları her türlü sınırlamadan muaf, dokunulmaz haldeydi. Yapılan bu değişiklikler ile doğa talanı daha da vahşileşecek.

Çıkarılan Kanunlarla Ülkenin Yüzey Şekli Değişti

Türkiye 2004 yılında değiştirilerek korumacı maddelerden arındırılan Maden Yasası’nın ardından başlayan vahşi madencilikle ülkenin  yüzey şekli değişti. Orman ve bitki örtüsü zarar gördü. Taş ocaklarıyla yer altı suları yok oldu, altın madenciliğiyle kullanılan siyanür ve diğer kimyasallar, toprakta, suda, havada kalıcı kirlenmelere neden oldu kısaca yaşam alanlarımız vahşi madenciliğin tehdidi altına girdi.  Kamu yararı gözetilerek yapılması gereken yasalar şirket yararına yapıldı ve yapılmaya da devam ediyor.

Bugüne kadar yargı kararlarına, yerel halkın direnişine rağmen Bergama, Kazdağları, İzmir-Efemçukuru, Uşak-Kışladağ, Erzincan- İliç ve daha pek çok yerde altın madenleri işletmeye alındı, Artvin- Cerattepe, Fatsa, Yozgat-Boğazlıyan-Eğlence ve daha pek çok yerde ise yeni işletmeler yolda.

Tüm bunlar olurken ise yapılan değişiklikle doğa talanı ve hukuksuzluklar kılıfına uydurulmaya çalışılıyor.

Doğaya, canlıya ve insana zarar veren her türlü düzenlemenin ve girişimin karşısında olmaya devam edeceğiz. 

Yapılan Değişiklikler Ne Getiriyor?

Tasarının 54. Maddesi ile Maden kanununun 7. maddenin on birinci fıkrasını değiştiriyor. Bu değişikliğin gerekçesinde “doğal kaynakların ekonomiye kazandırılması amacıyla bürokratik işlemlerin hızla tamamlanması amaçlanmaktadır” diyerek Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreçlerini bir bürokratik engel olarak görüp ortadan kaldırılması gerektiğini açıkça söylüyor.

Zaten bugüne kadar hazırlanan ÇED’lerin bir prosedür olarak ele alındığı gerçeği ortadayken, buna dahi tahammül edemeyen siyasi iktidar, 54. Maddede yaptığı değişiklikle ÇED süreçlerini 3 ayla sınırlıyor. Madencilik resmen ÇED’den muaf tutuluyor.

Tasarının 55.maddesi ile maddenin amaç kısmında da belirtildiği üzere orman alanlarının talanını cazip hale getirmeye çalışıyorlar.

Tasarının 55. maddesi ile "Maden Teşvik Tedbirleri" başlıklı 9. maddesine yeni bir fıkra ekleniyor, orman alanlarında yapılacak madencilik faaliyetleri için ilk 10 yıl için herhangi bir bedel alınmayacağı düzenlemesi getiriliyor.

Tasarının 56. maddesi ile 3213 sayılı Kanunun “Arama Faaliyetleri” başlıklı 17 inci maddesine yapılan ekleme ve değişiklik ile Altın, Gümüş, Platin, Bakır, Kurşun, Çinko, Demir, Krom, Civa, gibi IV. grup madenlere ilişkin ek arama süresi tanınıyor, ayrıca "jeolojik haritalama, jeofizik etüd, sismik, karot, kırıntı ve numune almaya yönelik hazırlık işlemleri içeren faaliyetler” için çevresel etki değerlendirme (ÇED) kararı aranmaz” deniliyor

 

15/06/2017

Hükümet, 17 Mayıs 2017 tarihinde “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve KHK’larda Değişiklik Yapan Kanun Tasarısı”nı TBMM Başkanlığına sundu.

Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonun’da görüşüldükten sonra TBMM Genel Kurulu’na torba yasa içinde gönderilen tasarı gelişen toplumsal tepkiden dolayı tekrar komisyona havale edildi ve sonra da tamamen geri çekildi. 

Zeytincilik Kanunu’nda Toplumsal Tepkiyi Bu Kadar Çeken Değişiklik Neydi ?

Öncelikle bu tasarı oluşturulurken konunun asıl muhatapları yok sayıldı. Zeytin üreticileri kanun sürecine aktif biçimde dahil edilmedi. Zeytinlik sahaların “toz ve duman çıkaracak” madencilik ve sanayi faaliyetlerine, ardından mera ve kıyıların imara, tesisleşmeye açılması, kıyı dolgu alanlarının arttırılmasına dair düzenlemeye itiraz eden; siyasi partilerin, STK’ların, üreticilerin, konunun uzmanlarının ısrarlı uyarıları siyasi iktidar tarafından reddedildi.

Mevcut Madde ile Zeytinliklere Bir Tür Dokunulmazlık Getiriliyordu.

Kanun Tasarısında zeytinliklerin kullanımına yönelik değişiklik teklifi zeytin yetiştiricileri ve tarım açısından endişe verici hükümler içermektedir.

Halihazırdaki 3573 sayılı Zeytincilik Kanununun 20’inci maddesi “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez.” diyor.

Değiştirilen Madde Zeytin Ağaçlarının Katline Ferman Niteliğinde

TBMM Başkanlığına sunulan Kanun Tasarısında zeytinleri katledecek olan madde değişikliği yani, 3573 sayılı Kanunun 20’nci maddesi ise şu şekilde değiştirilmek isteniyor:

“Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede, zeytinliklerin bitkisel gelişimini ve çoğalmalarını engelleyecek kimyasal atık oluşturacak tesis yapılamaz ve işletilemez. Ancak kurulun uygun görmesi şartıyla; bakanlıklarca kamu yararı kararı alınmış yatırımlar için ( Elektrik üretimine yönelik yatırımlar, petrol ve doğalgaz arama işletme faaliyetleri, savunmaya yönelik stratejik ihtiyaçlar gibi) zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin verilebilir. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bu yetkisini gerektiğinde valiliklere devredebilir.” denmektedir.

Bu değişiklikle kanunun bir cümlesi zeytinlikleri korurken, “ancak” diye başlayan diğer cümlesi korunan zeytinlikleri yok edebilecektir. Burada zeytinlikleri korumaya değil kıyımı gizlemeye yönelik bir cümle eklendiği görülmektedir.

Yine 1 dekarda 15 ağaçtan daha az ağacın bulunduğu sahalar, zeytinlik sahası dışında tutularak, kanunun zeytinlik alanlar için öngördüğü korumacılıktan mahrum bırakılmaya çalışılmıştır. Zeytinlik saha alanlarını yok sayan bu değişiklik komisyon görüşmelerinde yapılan muhalefet sonucunda geri çekilmiştir.

Kanun Değişirse 500 Bin Çiftçi İşsiz

Şu an ilgili komisyona yeniden sevk edilen tasarının yasallaşması halinde 750 bin zeytin yetiştiricisi ailenin %70’i işini ve aşını kaybedecek, yani 500 binden fazla aile işsiz, aşsız kalacak, bizler de doğal güzellikteki zeytinliklerden-ormanlardan mahrum bırakılacağız.

Daha önce Danıştay’ın kanunsuz olduğundan dolayı iptal ettiği yönetmelik 14 ay yürürlükte kaldığı süre zarfında 18.350 dekar zeytinlik alanda 26 adet maden işletmesi “kamu yararı” adı altında faaliyete geçmiş, zeytinlikler yok edilmişti.

Zeytin ağacı, yaşlanmaz; budadıkça gençleşir ve meyve verir, onun için ölmez ağaçtır! Bu tasarı kanunlaşırsa bu ölmez ağaç ölecek! Zeytinliklerin katline ferman çıkarmayın!

 

05/10/2016

Stratejik proje bazlı yatırımların izin, tahsis ve ruhsat yetkisini Bakanlar Kurulu kararına bırakan kanun torba yasa içinde Meclis’ten geçti.

Kamuoyunda 75. madde olarak bilinen ama Genel Kurul’da “Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 80. maddesi olarak düzenlenen yasa ile Bakanlar Kurulu tek yetkili kılınarak hiçbir denetim merkezine ihtiyaç duymadan çalışabilecek.

Doğamızı Koruyan Yasaları Geçersiz Kılan Madde

Kanun ile kamu kurumları denetim süreci devre dışı bırakılıyor. Yasa kapsamında, diğer tüm kanunlarda belirlenen ve projelerin uygunluğunu, ekonomiye ve istihdama katkısının kamu tarafından denetlenmesini sağlayan tüm denetim mekanizmaları ortadan kalkıyor.

Elektrik Piyasası Koruma Kanunu, Ormanları Koruma Kanunu, Meraları Koruma Kanunu, Su Ürünlerini Koruma Kanunu, Çevre Kanunu, Toprak Koruma Kanunu, DSİ devre dışı kalıyor.

Doğa Şirketlerin Değil Üzerinde Yaşayan Canlılarındır

"Akkuyu, Sinop, İğneada nükleer santralleri, HES'ler, alt yapı yatırımları, termik santraller, sit alanları bu yasadan etkilenecek. Bu yasa ile çevre mücadelesi için verilen onca çaba, verilen hukuki mücadele, Danıştay'ın defalarca verdiği iptal kararları tek bir Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası yok sayılacak.

Yasa ile Dava Konusu Edilebilen Bu İdari İşlemler Şimdi Dava Edilemeyecek

Bu yasadan önce de çevre mücadelesinde hukuksuzluklar yaşanıyordu ama doğa savunucuları, ÇED raporlarının iptali için yargı süreçlerine müdahale edilebiliyordu ve hukuki olarak her zaman itiraz hakkı vardı. Şimdi bu haklar yok sayılabilecek.

Yasa, Kaz Dağları'nı, Sur'u, Artvin Arhavi'yi, Cerrattepe'yi, Dereleri Ele Geçirmeyi Amaçlıyor

Yasa maddesi ile Bakanlar Kurulu, Ekonomi Bakanlığı’nın önerdiği projelere, kurumlar vergisi oranını %100’e kadar indirimli uygulatabilecek, gelir vergisi stopajı teşvikinden yararlanabilecek ve teşvikler, arazi ve bina tahsisi, denetim ve onay süreçleri ile üretim maliyetlerini yüklenme alanlarında destekler verebilecek.

Doğaya değil şirketlere öncelik veriliyor

Dünyanın en zengin bitki örtülerinden birine sahip Cerattepe, Kafkasör Yaylası ve Genya Dağı'nda halk yıllardır yapılmak istenen altın, bakır, çinko, gümüş madenciliğine karşı 20 yıldır mücadele ediyor ve şimdi gelinen durumda Artvin Cerattepe’de madencilik yapılması için verilen ÇED Olumlu raporu kararının yürütmeyi durdurma ve iptali istemiyle açılan dava mahkemece reddedildi. Temyiz aşamasında da karar değişmezse Eti Bakır A.Ş., yani Cengiz Holding’in maden projesinin başlaması önünde engel kalmayacak.

Yasada başka neler var?

49 Yıl Bedelsiz Kiralama

Yatırım, hazineye ait bir arazi veya mülkte yapılacak olursa, hasılat payı almaksızın 49 yıl süreyle bedelsiz kullanma kararı alınabilecek.

Hatta yatırımın tamamlanması ve öngörülen istihdamın 5 yıl sağlanması ile şirket bedelsiz olarak kamu arazisine ve mülküne sahip olabilecek.

Yarı Fiyatına Elektrik

Şirketlere, enerji tüketiminde, 10 yıl boyunca yüzde 50 indirimle elektrik desteği verilebilecek.

Şirketler yatırım için kredi çekerlerse, 10 yıl boyunca bu yatırım kredisinin faizlerini devlet karşılayabilir. Kredi için hibe verilebilir, kar payına destek verilebilir. Yani, yatırımın ortaya çıkacak tüm kredi risklerini devlet üstlenecek.

Asgari Ücretin 20 Katı Maaş

Projelerde belirlenen nitelikli çalışanın her biri için aylık asgari ücretin 20 katına kadar ücret desteği verilebilecek. Şirketler devletin parası ile 33000 TL’ye personel çalıştırabilecek. Bakanlar Kurulu çalışanların 10 yıl boyunca sigorta primi işveren hissesi karşılanabilecek.

Müşterisi Devlet Olacak

Alınabilecek kararlar ile süresi belirsiz bir biçimde ürünlere yine ürün birim fiyatı Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek şekilde alım garantisi uygulanacak

Yasa kapsamında şirketlere getirilen imtiyazlarla ekonomi sarsılacak ve çoğu lüzumsuz olan 'çılgın' projeler bizim vergilerimizle oluşan  hazineden beslenecek ayrıca dokunulmazlıkları olacak.

Gelecek yıllar verimsiz, kirli teknolojilere feda edecek olan termik ve nükleer santral gibi projelerin önü açılacak.