Ciğerlerimizi KAZmayın!

01/08/2019

Ciğerlerimizi KAZmayın!

Çanakkale ilinde uzun süredir yürütülmeye çalışılan altın madenciliği faaliyetleri doğaya, insana, hayvana verdiği ve vereceği zararlardan ötürü büyük endişe ile takip ediyoruz. Çanakkale’nin tek ve alternatifsiz içme ve kullanma suyunun karşılandığı Atikhisar Barajının su havzası üzerinde bulunan, merkeze bağlı Kirazlı köyü, Balaban mevkiinde yapılan maden çalışması hem kentin hem de ülke gündeminin ilk sıralarında. Sivil toplum örgütlerinden sanatçılara, siyasilerden yurttaşlara her kesim altın madeni çalışmasının bir an önce durdurulmasını istiyor. Kanada menşeli uluslararası altın tekeli Alamos Gold’un, ortağı Doğu Biga Madencilik eliyle ağaç katliamı devam ediyor.

195 bin ağacın kesildiği düşünülünce durumun vahameti de ortaya çıkmaktadır. Bunun da yanında en önemli endişelerimizden bir tanesi de sinyanür ile altın çıkarma faaliyetleridir.

Atikhisar Barajı Risk Altında

Binlerce ağacın kesilerek ormanın katledilmesiyle yamaçlar tümüyle erezyona açık hale gelmiştir. Yakın tehlike olarak sağanak yağışlar ve sellerle on binlerce ton verimli ve organik maddece zengin orman toprağı Sarıçay ve diğer küçük derelerce taşınarak Atikhisar barajına ulaşacak ve  böylece barajdaki su kalitesi aniden bozulacaktır.

Sinyanür Zehir Saçıyor 

Yine altın çıkarmada kullanılan sinyanür tüm doğayı ve insanları zehirleyecektir. Siyanür, hidrojen siyanür (HCN), sodyum siyanür (NaCN) ve potasyum siyanür(KCN) gibi bileşikler halinde ya da serbest halde bulunur.

Su yüzeyinde bulunan siyanür HCN formuna dönüşür ve buharlaşır. Siyanür yüksek konsantrasyonlarda toprak mikroorganizmaları için toksiktir ve yeraltı sularına geçebilir. Siyanür havadan, içme sularından, toprağa değen cilt yoluyla ve siyanür bulaşmış yiyeceklerin yenmesi yoluyla vücuda alınabilir. Bunlar, birçok ağır hastalığa neden olacağı gibi ölümle de sonuçlanabilir.

Şimdi Dur Demezsek Yarın Çok Geç Olacak

Çanakkale ili sınırları içinde bir altın madeni işletmesi yaklaşık 1 yıldır üretim yapmaktadır, bir diğeri de böyle giderse yakın zamanda faaliyete başlayacaktır. Görüldüğü kadarıyla politikaları belirleyen karar vericiler, ortaya çıkabilecek sonuçları umursamadan, birkaç yıl içinde bölgemizde 10’a yakın altın madeni açmakta son derece kararlıdırlar. Bu Kaz Dağları’nın yok olması demektir. 

Kaz Dağları Yaşamdır Öldürmeyin !

Kaz Dağlar’ı suyu, endemik bitki örtüsü, zengin fauna ve florası ile  hem Çanakkale hem de Balıkesir bölgesinin en önemli bileşenidir. Kaz Dağları’nın en önemli özelliği Alpler’den sonra oksijenin en fazla olduğu yerler arasında bulunmasıdır. Kaz Dağı, üzerinde yükseldiği yörenin yer üstü ve yer altı su kaynaklarını oluşturan, besleyen ve onların sürekliliğini denetleyen en önemli yaşam kaynağıdır. Kaz Dağı, yüksekliği ve bölgeye bereketli yağışları taşıyan egemen hava akımları ile Akdeniz ve orta enlem siklonları açısından uygun bir konumda bulunması nedeniyle, yörenin daha nemli bir iklime, bu nedenle de doğal bitki örtüsü ve tarımsal etkinlikler açısından çevreye göre daha zengin olmasını sağlamaktadır.  Bu bölgede yapılacak her türlü insan kökenli faaliyet, ekosistem üzerinde baskı oluşturmaktadır. Endüstriyel hammadde, metalik maden arama ve işletme planlamaları Kaz Dağları’nın doğal peyzajına ve biyolojik zenginliğine karşı yapılan en olumsuz yaklaşımlardır. Bilinmelidir ki; doğal kaynaklarımız yok edildiğinde bir daha geri kazanılamayacak, biyolojik zenginliğin renkleri olan tür çeşitliliği hızla azalacaktır.

İktidar Yol Veriyor Uluslararası Tekeller Topraklarımızı Talan Ediyor!

Tek derdi kar sağlamak olan uluslararası altın tekelleri bu süreçten kazanç sağlayacak tek taraftır. Doğa kaybedecek, canlılar kaybedecek, halk kaybedecek ama altın şirketleri kazanacaktır. Mantık hep aynıdır: Uluslararası tekeller karlarını arttırmak ve sermayelerini büyütmek uğruna, dünyanın çeşitli yerlerinde siyanürü kullanmakta ve kazaları ya da çevreye, insana verilecek zararları hiçe saymaktadırlar. Yüksek kar hırsıyla hareket eden bu şirketler arkalarında ne tür bir enkaz ve felaket bıraktıkları konusunda en ufak bir endişe duymamaktadırlar.

Küresel ısınma ve iklim değişikliği tüm dünyanın gündeminde olan bir konu iken ve geleceği ilgilendiren bir olay olmaktan çıkmış ve günümüzün konusu meselesi haline gelmişken bu aymazlık neden yapılmaktadır?

İklim değişikliğine karşı tüm dünya yeşil ve orman alanlarını korumak için adeta seferber olmuşken; yangınlarda kül olmasın diye gözü gibi bakarken ormanı yok edip altın çıkarmak nasıl bir akıl tutulmasına işarettir? 

İktidar, doğanın yararına katkı sağlayacak hukuki düzenlemeleri yapması gerekirken tam tersine doğa politikalarını yok sayan madencilik faaliyetlerinin önünü açmaktadır.

Kaz Dağları için,

Yaban hayat için,

Tüm endemik türler için,

Hava, toprak ve su için,

Yaşanılabilir bir Dünya için,

Mücadaleye devam!

 


 

 

22/03/2019

Su Doğal Varlıktır; Kimsenin Değildir, Piyasa Malı Hiç Değildir

Su, tüm canlı ve insan yaşamının kaynağıdır. Bütün bir yaşamın kaynağı olması dolayısıyla ekolojik sistemin en temel maddesidir. Tüm bunlara karşın Dünya’da erişilebilir tatlı su miktarı, dünyanın toplam su varlığının %1’inden bile azdır. Hâlen dünyada 2,7 milyar insan, yılda en az bir ay su sıkıntısı çeken havzalarda yaşıyor. 2050 yılında, dünya nüfusunun %40’ından fazlasının su stresi çeken havzalarda yaşaması bekleniyor.

Su varlıklarının kirlendiği ve tükendiği konusunda neredeyse her gün yeni bir veriyle karşılaşıyoruz. Türkiye’de son 50 yılda Marmara Denizi büyüklüğünde sulak alan yok edildi.

Kısıtlı olan tatlı su kaynaklarının endüstriyel, evsel ve tarımsal atıklarla kirletilmesi tatlı su kaynakları üzerindeki baskının daha da artmasına neden olmaktadır. Öyle ki bir litre atık suyun temizlenebilmesi için sekiz litre.temiz suyun kullanılması gerekmektedir.1

Temiz ve İçilebilir Suya Erişim İçin Belediyeler Göreve !

Türkiye, sanılanın tersine, su zengini bir ülke değildir. Kişi başına düşen su miktarı ile “su sıkıntısı çeken” bir ülke kabul edilmektedir. Türkiye, “su fakiri” olma yolunda ilerlemektedir.

Temiz ve içilebilir suya erişimin sağlanması ve su varlıklarımızın korunması konusunda belediyelerin önemli sorumlulukları vardır. Ancak, belediyelerin bu görevlerini layıkıyla yerine getirdiği söylenemez. Gerekli önlemlerin zamanında alınmaması nedeniyle yaşanan sorunlar artmaktadır.

Türkiye nüfusunun %9o’dan fazlası belediye sınırları içerisinde yaşamaktadır.  Artan kentsel nüfusla birlikte, içme suyu büyük bir sorun haline gelmektedir. Örneğin, İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde ortaya çıkan su yetersizliği, havzalar arası su transferi ile kapatılmaya çalışılmakta ve bu yöntem, su arzı güvenliğinin sağlanması için sihirli bir çözüm olarak kabul edilmektedir. Ancak, bu tür müdahaleler çok önemli ekonomik, ekolojik ve sosyal sorunlara yol açmaktadır, uzun vadeli olası sonuçları dikkate alınmadan ve havza ölçeğinde değerlendirme yapılmadan hayata geçirilmektedir.

Su kaynakları, evsel, endüstriyel ve tarımsal atıklarla her geçen gün daha da kirlenmektedir. TÜİK’in 2016 belediye su istatistikleri raporuna göre Türkiye’deki 1397 belediyeden sadece 436 ’sının atık su arıtma tesisi bulunmaktadır.2

Ülkemizde su meselesine karşı  piyasacı bir yaklaşım yürütülmektedir. 

Türkiye’de su fiyatları, fiyatların oluşumundaki kıstaslar belediye meclislerinin aldığı keyfi kararlar ile belirlenmektedir.

Temel bir hak olarak su hakkını ele aldığımızda; hiç kimsenin fiziki, ekonomik ya da başka nedenlerden dolayı suya erişimi engellenemez, su hakkı hiçbir şekilde gasp edilemez.

Su yönetiminde yapılan yanlışlar sonucunda sürekli artan faturalarla karşılaşıyoruz. Ama artan su faturalarına rağmen musluklardan su içemiyoruz.. “Suyun fiyatı arttıkça  tasarrufu sağlanacak” diyorlar ama bu önerme tasarruf sağlamaktan çok suyu finansman ve kar aracı olarak gören bir politikanın sonucudur.

Su Hizmeti Belediyelerin Kar aracına Nasıl Dönüştü?

1981 tarihli 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile su hizmetleri belediye bütçesinden koparılarak ayrı bir idare eliyle yürütülmeye başlanmıştır. Büyükşehir belediyelerine özgü olan bu yapı bugün büyükşehirlerin sayısı ve kapsadığı nüfus itibariyle egemen su yönetimi modeline dönüşmüştür. Bu tarihten itibaren su belediyelerde herhangi bir ticari meta gibi görülerek kamu yararına aykırı bir fiyatlandırma politikasına konu edilmiştir.

Belediye su hizmetleri belediyelerin imtiyazında olan hizmetlerdendir. Belediyeler, kanunun verdiği yetki ve imtiyaza dayanarak su tarifelerini belirlerler.

2560 sayılı İSKİ Kanunu’nun 23.maddesine göre, “su satışı, kanalizasyon tesisi bulunan yerlerdeki kullanılmış suların uzaklaştırılması, septik çukurların boşaltılması giderleri için ayrı tarifeler yapılır. Bu tarifelerin tespitinde, yönetim ve işletme giderleri ile, amortismanları doğrudan gider yazılan (aktifleştirilmeyen) yenileme, ıslah ve tevsi masrafla ve (…)  bir kar oranı esas alınır.”

Bu fıkrada (…) olarak belirtilen yerde daha önce yer alan “…%10’dan aşağı olmayacak nispetinde…” ibaresi, Anayasa Mahkemesi’nin 26/1/2012 tarihli ve E.: 2011/6, K.: 2012/16 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir. Buna göre belediyeler daha önce en az yüzde 10 olacak şekilde kar oranı belirleme yetkisine sahipken AYM’nin bu kararından sonra su tarifesini belirleme yetkisi büyükşehirlerde su ve kanalizasyon idaresi genel kurulu olarak görev yapan büyükşehir belediye meclisine bırakılmıştır.

Suyun yaşamsal gereksinim olması nedeniyle öyle anlaşılıyor ki belediyeler, suyu başlıca gelir kalemi görmeye başlamışlardır; sudan elde ettikleri karı giderek artırmaktadırlar. Hatta bazı belediyelerin su karları ile başka hizmetleri karşıladıkları bilinen bir gerçektir. Bu kabul edilemez, su kar edilecek bir doğal varlık değildir. Kar varsa doğanın sömürüsü söz konusudur.

Su varlıklarının ticarileştirilmesi, metalaştırılması ve belediyeler tarafından üzerine kâr konularak satılması engellenmelidir.  Su hakkı bu anayasal güvence altına alınmalıdır

Su havzaları korunmalı, Hidroelektrik Santral (HES) lisansları/ su kullanım hakkı anlaşmaları, maden arama izinleri vb iptal edilmeli, “yaşamın sürdürülebilirliği”ne göre koruma politikaları geliştirilmelidir.

 

http://awsassets.wwftr.panda.org/downloads/turkiyenin_su_riskleri__raporu_web.pdf

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=24874


18/04/2019

Çiftçi Olmadan Karnımız Doymaz!

17 Nisan Dünya Çiftçilerinin Mücadele Günü olarak kutlanıyor. Dünya çiftçileri için 17 Nisan, tıpkı 1 Mayıs ya da 8 Mart gibi simgesel ve mücadele anlamına gelen bir gün.

1993 yılında kurulan dört kıtada 87 ülkeden, 146 üyesi olan, çiftçilerin küresel örgütü ‘La Via Campesina’ (Çiftçi Yolu), 1996 yılında Meksika’da 2. Uluslararası Kongresini toplar. Kongrenin toplandığı esnada Brezilya’da 21 topraksız kır işçisi yani topraksız çiftçi katledilir. Katledilenler, Brezilya Topraksızlar Hareketi (MST) üyesidir ve 1500 topraksız ailenin 10 Nisan günü başlattıkları ‘Toprak Reformu’ yürüyüşünün katılımcılarıdır.

"Bunun üzerine La Via Campesina kongre katılımcısı örgütler, 17 Nisan’ı ‘MST’nin 21 mücadeleci üyesinin anısına ’Uluslararası Çiftçi Mücadele Günü' olarak ilan eder.

La Via Campesina, 1996’dan bu yana her yıl 17 Nisan öncesinde bir tema belirliyor. Bağlı tüm örgütleri de, 17 Nisan haftasında belirlenen tema etrafında şekillenmiş bir eylem gerçekleştiriyor.

Bu yılın teması: “Köylü ve Köyde Yaşayan Diğer İnsanların Haklarının Uygulanması İçin Mücadele Et.” Olarak belirlendi.

Uluslararası şirketlerin, kurumların ve bölgesel ticaret anlaşmalarının getirdiği dayatmalar geçim kaynaklarımızı, kültürümüzü ve doğal çevreyi yok ediyor. Bu politikaların yol açtığı adaletsizlik ve yıkım her geçen gün artıyor.

Tarım sorunu aslında işçi sınıfı açısından açlık ve tokluk sorunudur. Bir ülkede insanlar gıdaya erişmekte üretimden ve pahalılıktan kaynaklı güçlük çekiyorsa o ülke gelişmemiş bir ülkedir. Gelir dağılımının adaletsiz olduğu bir ülkedir. İnsanın ve doğanın sömürüldüğü bir ülkedir.

Ülkelerin tarım politikası ve tarım uygulamaları bağımsız, demokratik ve sosyal olmalıdır. Tarım politikaları Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kapitalist kurumların, şirketlerin politikaları ve ihtiyaçlarına göre düzenlenmemelidir. Dünya çiftçilerinin mücadele günü kutlu olsun.


11/03/2019

Sonumuz Fukişima Olmasın!

11 Mart 2011 tarihinde, Japonya’da meydana gelen 9 şiddetindeki deprem ve tsunami sonucu, 18 bin insan yaşamını yitirdi ve dünyanın ikinci büyük nükleer kazası Fukuşima Nükleer Felaketi yaşanmaya başladı. 

Fukuşima felaketi yaklaşık 8 yıl önce oldu ama halen onun da etkileri devam ediyor. Fukushima felaketi, güvenli nükleer santral laflarının boş olduğunu bizlere gösterdi. Bugün nükleer santraller tüm dünya için bir tehdit.

Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde gerçekleşen çekirdek erimesi sonucunda yayılan radyasyon sebebiyle 380 bin kişi Fukuşima Eyaleti’nden tahliye edildi. Pasifik Okyanusu’nun Radyoaktif kirlilik Japonya ile de sınırlı kalmadı, Pasifik Okyanusu’nu da aşarak tüm eko sistemi etkisi altına aldı. Kanser oranları arttı, tarım ve hayvancılık radyoaktif kirlilik nedeniyle zarar gördü.

Sinop ve  Akkuyu Santralleri Yaşamı Tehdit Ediyor!

Bugün bir çok ülke nükleer santrallerini kapatmak üzere program yapmaya başladı. Ancak aksine Türkiye’de iktidar bilimsel değil siyasi karar vererek nükleer santral planlarını hayata geçirmek için ar gücüyle çalışıyor. Nükleer santralin varlığı bile çevreyi kirletmeye yetiyor. Bertaraf edilemeyen atıklarıyla patlamasalar da nükleer santraller insan ve doğadaki tüm diğer canlılar için büyük tehlike.

Bir örnek vermek gerekirse Sinop’ta yapılacak nükleer santralda kullanılacak günlük soğutma suyu nedeniyle her gün 28 milyon metreküp Karadeniz suyu "zehirlenecek". Karadeniz’in çevresini ve canlıları siz düşünün. Santrala verilen alım garantisi fiyatı Türkiye`de ortalama elektrik fiyatından daha pahalı. Bu santralın en az 6 yıl süreceği öngörülen inşaat süresince milyonlarca ton çimento üretiminden ve diğer iş makinelerinden çıkacak sera gazları, toz, gürültü, titreşim ve tüm kirletici unsurların Sinop kent merkezi ve 30 km çaplı alanda bulunan karasal ve sucul yaşam alanlarına etkisi hesaplanamamaktadır.

Daha İyi bir Alternatif; Yenilenebilir Enerji

Avrupa yüzünü yenilenebilir enerjiye döndü. Çünkü yenilebilir enerji, doğal çevreden sürekli veya tekrarlamalı olarak ulaşılan kaynaklardan elde edilen enerjiye deniyor.

Bu enerjinin elde edilmesi ve kullanılması esnasında fosil yakıtlar ve nükleer enerjide olduğu gibi doğaya zarar verilmediği için, hem çevre tahrip olmuyor hem de kaynaklar tekrar tekrar kullanılabiliyor. Ayrıca rüzgar ve güneş enerjisi genel olarak fosil yakıtlardan ve nükleer enerjiden daha ucuz!


 11/02/2019

TBMM’de görüşülmesi planlanan  “Maden Kanunu ile Bazı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin 44. Maddesi ile,  2013 yılında kömürlü termik santrallerin özelleştirilmesinin ardından, getirilen zorunlukla ömrünü tamamlamış olan kömürlü termik santrallerin çevre mevzuatına uyumuna yönelik yatırımların gerçekleştirilmesi ve çevre mevzuatı açısından gerekli izinlerin tamamlanması amacıyla 31/12/2019 tarihine kadar tanınmış süreleri ilgili santrallerin çevresel yatırımları yapmaları konusunda 31/12/2021 yılına kadar iki yıl ertelenmek isteniyor.

Altı Yıl Boyunca Zehirli Gazlar Havaya Salındı

Bu teklif ile, ciddi çevre sorunları  yaratan ve halk sağlığını tehdit eden on adet termik santralin iki yıl daha canlıları zehirlemesinin önü açılmış olacak.  Bu tesisler kendilerine tanınmış altı yıl boyunca “baca gazı arıtma, rehabilitasyon, kül depolama kapasitelerinin artırılması” gibi çevresel yatırımlarını yapmayarak zaten halk sağlığını riske atmışken buna iki yıl daha izin verilmesi asla kabul edilemez.

Madde kabul edilirse, toplam kurulu gücü, 4680 MW olan 10 santralin halihazırda devam ettiği olumsuz çevresel etkiler, en başta hava kirliliği ve sağlık etkisi katlanarak 2021 yılına kadar da devam edecek;  kalp krizi, astım gibi hastalıklar artacak demektir.

Baca gazı kükürt giderim tesisi olmayan on santrale iki yıl daha havayı kirletme özgürlüğü tanınacak;

1- Çanakkale / Çan 18 Mart Termik Santrali

2- Şırnak / Silopi Termik Santrali

3- Kahramanmaraş / Afşin Elbistan A Termik Santrali

4- Karabük / Kardemir Termik Santrali

5- Kütahya / Tunçbilek Termik Santrali

6- Kütahya / Seyitömer Termik Santrali

7- Manisa / Soma A Termik Santrali

8- Manisa / Soma B Termik Santrali

9- Sivas / Kangal Termik Santrali (1 ve 2. üniteler)

10- Zonguldak / Çatalağzı Termik Santrali


 26.04.2018 

 Nükleer ile Hayat, Hayatta Nükleer Olmaz !

Çernobil; insanlık tarihinin gördüğü en büyük nükleer kazalardan birisiydi . 26 Nisan sabahı her yere radyoaktif radyasyon yağıyordu. Radyasyon yağmur olup topraklarımıza akarken Bakanlarımız bize “Tehlike yoktur çayı için, fındığı da yiyin” diyordu.

32 yıl önce meydana gelmiş olmasına rağmen bugün hala etkileri devam eden Çernobil Nükleer Felaketi nedeniyle açığa çıkan radyasyonun önümüzdeki 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağını da söylüyor.

Fukuşima felaketi yaklaşık 7 yıl önce oldu ama halen onun da etkileri devam ediyor. Fukushima felaketi, güvenli nükleer santral sözünün koca bir yalan olduğunu çok açık bir şekilde gösterdi. Tüm Dünya artık nükleer santralın bir tehdit olduğunu söylüyor.

Onca zaman geçmiş olmasına rağmen Japonya'nın Dai ichi Nükleer Santralindeki reaktörlerin soğutma işlemleri halen devam ediyor, radyoaktif kirliliğe bulaşan soğutma suyunu depolamaya tank yetişmiyor, biriktirilen radyoaktif suyun miktarının 800 bin tona ulaşması ve depolanacak yer kalmaması üzerine belli aralıklarla denize boşaltım yapılıyor, buna ilaveten tanklarda biriktirilen radyoaktif suyun her gün 300 tonu denize sızıyor. Toplanan radyoaktif atıkların muhafazası için 300 metre derinlikte kalıcı depo yapılması planlanıyor, 100 yıl kullanılması düşünülen bu deponun 100 bin yıl kapalı tutulması öngörülüyor.

Sinop Fukuşima, Akkuyu Çernobil Olmasın!

Akkuyu Nükleer Santral projesi otuz yıldır gündemde. Nisan ayı içerisinde büyük bir gövde gösterisiyle temeli atılan Akkuyu’nun müteahhit ve işletmeci firması Çernobil’in müteahhit ve işletmeci firması ile aynı Rosatom firmasıdır.

Sadece küçük birkaç örnek bile Sinop’ta yapılacak nükleer santralin etkisini göstermeye yetiyor: Santralda kullanılacak günlük soğutma suyu nedeniyle her gün 28 milyon metreküp Karadeniz suyu "zehirlenecek". Karadeniz’in çevresini ve canlıları siz düşünün. Santrala verilen alım garantisi fiyatı Türkiye`de ortalama elektrik fiyatından daha pahalı. Bu santralın en az 6 yıl süreceği öngörülen inşaat süresince milyonlarca ton çimento üretiminden ve diğer iş makinelerinden çıkacak sera gazları, toz, gürültü, titreşim ve tüm kirletici unsurların Sinop kent merkezi ve 30 km çaplı alanda bulunan karasal ve sucul yaşam alanlarına etkisi hesaplanamamaktadır.

Türkiye`nin henüz nükleer santralı yokken İstanbul İkitelli`de 1999`da meydana gelen olayla "dünyanın en önemli 20 radyoaktif kazası" listesine girmeyi başarmış bir ülke olduğumuzu da unutmamak gerekiyor.

Nükleer santral kazası tüm insanlık için büyük bir felaket peki ya atıkları?

Bertaraf edilemeyen atıklarıyla patlamasalar da nükleer santraller insan ve doğadaki tüm diğer canlılar için büyük tehlike.

Bu tehlikeleri göze almamız bir zorunluluk mu? Başka bir yol yok mu?

Nükleer atıklarla dolu bir dünya yaratmakta ki amaç ne?

Katı radyoaktif atıklar geçici olarak depolanacak, ne kadar süreyle, nerede, daha sonra ne yapılacak? Bu gibi sorulara tatmin edici yanıt verilemez, çünkü nükleer santral atıklarının bertarafı konusunda halen bir çözüm bulunulabilmiş değil. Atıklar dağların içine saklanmaya çalışılıyor, bu da çok pahalı; o yüzden atıklar serseri mayınlar gibi dünyada dolaşıyor. Gaziemir'de ortaya çıkan nükleer yakıt çubuklarından kaynaklanan kirlenme bunun en yakın örneği.

Avrupa yüzünü yenilenebilir enerjiye çevirmeye başlarken, Akkuyu ve Sinop Nükleer santral projeleri tamamlanırsa Türkiye'de 8 nükleer reaktör inşa edilmiş olacak!

Hükümetler tüm yaşamı tehdit eden nükleer santraller kurmayı bırakmalıdır, yenilenebilir enerjilere yönelmelidirler.


 22/03/2018

Birleşmiş Milletler 22 Mart’ı  Dünya Su Günü olarak ilan etmiştir. Yiyecek olmadan haftalarca hayatta kalabiliriz ama su olmadan bir gün bile yaşaması çok zor. Şu an musluklarımızdan su akması gibi bir ayrıcalığa sahibiz ya gelecekte?

Dünya yüzeyinin yüzde 70’i suyla kaplı olmasına rağmen, su, özellikle de içme suyu düşünüldüğü kadar bol değil. Dünya su rezervinin sadece yüzde 3’ü tatlı su.

Birleşmiş Milletler dünyada kırsal bölgelerde yaşayanların yalnızca %42’sinin suya erişiminin olduğunu belirtiyor. Bir milyarı aşkın kişi temiz içme suyuna ulaşamıyor ve 2,7 milyar kişi yılın en az bir ayında su sıkıntısı çekiyor.

Bu insanlar için, suya erişmek büyük bir çaba ve beceri gerektiriyor. Örneğin, Etiyopya’daki Hamar’da insanlar en yakın kuyuya ulaşmak için kavurucu sıcak altında uzun, meşakkatli bir yolu yürümek zorundalar.

Günümüzde insan hakları tartışmasına eklenen yeni bir boyut su hakkı konusudur. Su insan yaşamının sürmesi için zorunlu unsurlardan biridir. Bu nedenle öncelikle yaşam hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak su hakkının ayrı bir insan hakkı olarak kabul edilme çabaları yakın zamanlarda ortaya çıkmıştır. Öyle ki Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi 2002 yılında su hakkını kabul etmiştir.

Su, Tüm Canlılara Ait Doğal Bir Varlıktır

Musluklardan içilebilir nitelikte suyun temel insan ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda ücretsiz verilmesi, bu miktarın aşılması durumunda tarifelendirmeye gidilmesi kamusal bir hizmet olarak su hakkı açısından her geçen gün daha önemli bir talep haline geliyor. Çünkü ancak bu sayede su tasarrufu sağlanıp hem sosyal adalet tesis edilmiş olur hem de işçiler çıkarına bir su politikası uygulanabilir. Özelleştirmelerden sonra Dünya Bankası raporları bile su hizmetlerinin kamu tarafından daha iyi verildiğini söylemektedir

Dünyada altyapı hizmetleri vatandaşlara su götürme maliyetinin %75’ini oluşturuyor. Kamunun bu görevi yerine getirememesi, her zaman artan fiyatlar, ödeme gücü olmayanların sularının kesilmesi ve şiddetli işgücü kesintileriyle sonuçlanıyor.

Ancak günümüzde hakim olan neoliberal belediyecilik anlayışı kaliteli ve içilebilir nitelikte su hizmeti sağlamak konusunda gereken altyapı yatırımlarını yapmayarak içilebilir su sağlama işini ambalajlı su şirketlerine terk etmiş durumda. Dünya genelinde yapılan araştırmalar suyun özelleştirilmesi eğiliminin güç kaybettiğini gösteriyor. Toplumsal olarak kabul edilebilir maliyette temiz bir suya erişim beklentisiyle su şirketlerine 20 yıl ya da daha fazla süreli imtiyazlar tanıyan pek çok şehir, sözleşmeleri sonlandırmayı ve şehirlerdeki su tedarik hizmetlerini kamu kontrolüne devretmeyi seçiyor.

Ülkede belediyeler su ve hıfzıssıhha hizmetlerinden de kâr elde edebilecekleri bir faturalandırma yöntemi uyguluyorlar. Belediyelerin gelir kalemine dönüşen su hizmetleri, su faturalarının sürekli olarak artmasına yol açıyor. Büyükşehir Belediye Yasası su hizmetlerinin tam maliyet prensibi ile yapılmasını zorunlu kılıyor hatta fiyatlandırmada belediyeye kaynak sağlaması açısından üzerine kâr da konulmasına izin veriyor. Bu belediyecilik anlayışı hem su varlıklarının kirlenmesi ve tükenmesine hem de sosyal adaletsizliğin büyümesine neden oluyor.

Su Kıtlığı Yaşamamız Uzak Değil İstanbul İse Tehlikede

Yakın zamanda Güney Afrika’nın Cape Town şehrinin suyunun Nisan ayında biteceği ilan edilmişti. İnsanlık tarihinde ilk kez bir büyük kent susuz kalacağını ilan ederek olağanüstü tedbirlere başvuracağını açıklamıştı. Şimdi de Çin’in başkenti Pekin’den susuzluk haberleri geliyor. Pekin’in kendi su varlıklarının %40’ı sanayi atıkları nedeniyle kullanılamayacak kadar kirlenmiş durumda. Çin’in dünyanın en büyük kapitalist ekonomisi olma yönünde attığı adımların ekolojik bir felakete yol açması kaçınılmaz gözüküyor. Ancak Cape Town yalnız değil, çünkü aralarında İstanbul’un da bulunduğu 11 büyük kent uzmanların su kıtlığı uyarısı yaptığı yerler arasında.

Ülkede, hükümetin resmi verilerine göre, ülke kişi başına düşen içme suyu miktarının 1.700 metreküpün altına indiği 2016’dan bu yana teknik olarak su stresi yaşıyor. Yerel uzmanlar durumun 2030 itibarıyla kötüleşip, su kıtlığı yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.

Plan ve Bütçe Komisyonu'nda yapılan görüşmelerden sonra doğa talanının kapılarını sermayeye sonuna kadar açacak olan maddelerden 54. Madde yani; maden izin başvurularında Çevresel Etki Değerleme (ÇED) sürecini kaldıran değişiklik verilen bir önerge ile  torba yasadan çıkarıldı. Ama biliyoruz ki tehlike geçmedi. Hala bazı maddeler çıkarılmış değil. Önümüzdeki süreçte de karşımıza gelebilecek bu değişiklikleri takip etmek açısından yapılmak istenenenin ne olduğuna ilişkin daha önce yaptığımız eleştirileri yayınlamaya devam ediyoruz.  


 

13/10/2017

"Bazı Vergi Kanunları ile Kanun ve kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı"  yani yeni torba yasa bir çok farklı kanunda değişiklikleri içeriyor. Bu yapılan değişikliklerden bir tanesi de madencilikte yapılan değişiklikler.

Yapılan değişikliklerle maden aramalarında Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) kaldırılıyor, işletmeler içinse ÇED süresi 3 aya çekiliyor.

Ayrıca, bir maden şirketinin orman sahası içinde yer alan maden alanları kullanımı kapsamında orman arazi bedeli yada herhangi bir bedel alınmayacak.

Zaten Madencilik mevzuatında yapılan değişiklikler ve yeni düzenlemeler ile maden ruhsatları her türlü sınırlamadan muaf, dokunulmaz haldeydi. Yapılan bu değişiklikler ile doğa talanı daha da vahşileşecek.

Çıkarılan Kanunlarla Ülkenin Yüzey Şekli Değişti

Türkiye 2004 yılında değiştirilerek korumacı maddelerden arındırılan Maden Yasası’nın ardından başlayan vahşi madencilikle ülkenin  yüzey şekli değişti. Orman ve bitki örtüsü zarar gördü. Taş ocaklarıyla yer altı suları yok oldu, altın madenciliğiyle kullanılan siyanür ve diğer kimyasallar, toprakta, suda, havada kalıcı kirlenmelere neden oldu kısaca yaşam alanlarımız vahşi madenciliğin tehdidi altına girdi.  Kamu yararı gözetilerek yapılması gereken yasalar şirket yararına yapıldı ve yapılmaya da devam ediyor.

Bugüne kadar yargı kararlarına, yerel halkın direnişine rağmen Bergama, Kazdağları, İzmir-Efemçukuru, Uşak-Kışladağ, Erzincan- İliç ve daha pek çok yerde altın madenleri işletmeye alındı, Artvin- Cerattepe, Fatsa, Yozgat-Boğazlıyan-Eğlence ve daha pek çok yerde ise yeni işletmeler yolda.

Tüm bunlar olurken ise yapılan değişiklikle doğa talanı ve hukuksuzluklar kılıfına uydurulmaya çalışılıyor.

Doğaya, canlıya ve insana zarar veren her türlü düzenlemenin ve girişimin karşısında olmaya devam edeceğiz. 

Yapılan Değişiklikler Ne Getiriyor?

Tasarının 54. Maddesi ile Maden kanununun 7. maddenin on birinci fıkrasını değiştiriyor. Bu değişikliğin gerekçesinde “doğal kaynakların ekonomiye kazandırılması amacıyla bürokratik işlemlerin hızla tamamlanması amaçlanmaktadır” diyerek Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreçlerini bir bürokratik engel olarak görüp ortadan kaldırılması gerektiğini açıkça söylüyor.

Zaten bugüne kadar hazırlanan ÇED’lerin bir prosedür olarak ele alındığı gerçeği ortadayken, buna dahi tahammül edemeyen siyasi iktidar, 54. Maddede yaptığı değişiklikle ÇED süreçlerini 3 ayla sınırlıyor. Madencilik resmen ÇED’den muaf tutuluyor.

Tasarının 55.maddesi ile maddenin amaç kısmında da belirtildiği üzere orman alanlarının talanını cazip hale getirmeye çalışıyorlar.

Tasarının 55. maddesi ile "Maden Teşvik Tedbirleri" başlıklı 9. maddesine yeni bir fıkra ekleniyor, orman alanlarında yapılacak madencilik faaliyetleri için ilk 10 yıl için herhangi bir bedel alınmayacağı düzenlemesi getiriliyor.

Tasarının 56. maddesi ile 3213 sayılı Kanunun “Arama Faaliyetleri” başlıklı 17 inci maddesine yapılan ekleme ve değişiklik ile Altın, Gümüş, Platin, Bakır, Kurşun, Çinko, Demir, Krom, Civa, gibi IV. grup madenlere ilişkin ek arama süresi tanınıyor, ayrıca "jeolojik haritalama, jeofizik etüd, sismik, karot, kırıntı ve numune almaya yönelik hazırlık işlemleri içeren faaliyetler” için çevresel etki değerlendirme (ÇED) kararı aranmaz” deniliyor

 


 

15/06/2017

Hükümet, 17 Mayıs 2017 tarihinde “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve KHK’larda Değişiklik Yapan Kanun Tasarısı”nı TBMM Başkanlığına sundu.

Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonun’da görüşüldükten sonra TBMM Genel Kurulu’na torba yasa içinde gönderilen tasarı gelişen toplumsal tepkiden dolayı tekrar komisyona havale edildi ve sonra da tamamen geri çekildi. 

Zeytincilik Kanunu’nda Toplumsal Tepkiyi Bu Kadar Çeken Değişiklik Neydi ?

Öncelikle bu tasarı oluşturulurken konunun asıl muhatapları yok sayıldı. Zeytin üreticileri kanun sürecine aktif biçimde dahil edilmedi. Zeytinlik sahaların “toz ve duman çıkaracak” madencilik ve sanayi faaliyetlerine, ardından mera ve kıyıların imara, tesisleşmeye açılması, kıyı dolgu alanlarının arttırılmasına dair düzenlemeye itiraz eden; siyasi partilerin, STK’ların, üreticilerin, konunun uzmanlarının ısrarlı uyarıları siyasi iktidar tarafından reddedildi.

Mevcut Madde ile Zeytinliklere Bir Tür Dokunulmazlık Getiriliyordu.

Kanun Tasarısında zeytinliklerin kullanımına yönelik değişiklik teklifi zeytin yetiştiricileri ve tarım açısından endişe verici hükümler içermektedir.

Halihazırdaki 3573 sayılı Zeytincilik Kanununun 20’inci maddesi “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez.” diyor.

Değiştirilen Madde Zeytin Ağaçlarının Katline Ferman Niteliğinde

TBMM Başkanlığına sunulan Kanun Tasarısında zeytinleri katledecek olan madde değişikliği yani, 3573 sayılı Kanunun 20’nci maddesi ise şu şekilde değiştirilmek isteniyor:

“Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede, zeytinliklerin bitkisel gelişimini ve çoğalmalarını engelleyecek kimyasal atık oluşturacak tesis yapılamaz ve işletilemez. Ancak kurulun uygun görmesi şartıyla; bakanlıklarca kamu yararı kararı alınmış yatırımlar için ( Elektrik üretimine yönelik yatırımlar, petrol ve doğalgaz arama işletme faaliyetleri, savunmaya yönelik stratejik ihtiyaçlar gibi) zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin verilebilir. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bu yetkisini gerektiğinde valiliklere devredebilir.” denmektedir.

Bu değişiklikle kanunun bir cümlesi zeytinlikleri korurken, “ancak” diye başlayan diğer cümlesi korunan zeytinlikleri yok edebilecektir. Burada zeytinlikleri korumaya değil kıyımı gizlemeye yönelik bir cümle eklendiği görülmektedir.

Yine 1 dekarda 15 ağaçtan daha az ağacın bulunduğu sahalar, zeytinlik sahası dışında tutularak, kanunun zeytinlik alanlar için öngördüğü korumacılıktan mahrum bırakılmaya çalışılmıştır. Zeytinlik saha alanlarını yok sayan bu değişiklik komisyon görüşmelerinde yapılan muhalefet sonucunda geri çekilmiştir.

Kanun Değişirse 500 Bin Çiftçi İşsiz

Şu an ilgili komisyona yeniden sevk edilen tasarının yasallaşması halinde 750 bin zeytin yetiştiricisi ailenin %70’i işini ve aşını kaybedecek, yani 500 binden fazla aile işsiz, aşsız kalacak, bizler de doğal güzellikteki zeytinliklerden-ormanlardan mahrum bırakılacağız.

Daha önce Danıştay’ın kanunsuz olduğundan dolayı iptal ettiği yönetmelik 14 ay yürürlükte kaldığı süre zarfında 18.350 dekar zeytinlik alanda 26 adet maden işletmesi “kamu yararı” adı altında faaliyete geçmiş, zeytinlikler yok edilmişti.

Zeytin ağacı, yaşlanmaz; budadıkça gençleşir ve meyve verir, onun için ölmez ağaçtır! Bu tasarı kanunlaşırsa bu ölmez ağaç ölecek! Zeytinliklerin katline ferman çıkarmayın!


 05/10/2016

Stratejik proje bazlı yatırımların izin, tahsis ve ruhsat yetkisini Bakanlar Kurulu kararına bırakan kanun torba yasa içinde Meclis’ten geçti.

Kamuoyunda 75. madde olarak bilinen ama Genel Kurul’da “Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 80. maddesi olarak düzenlenen yasa ile Bakanlar Kurulu tek yetkili kılınarak hiçbir denetim merkezine ihtiyaç duymadan çalışabilecek.

Doğamızı Koruyan Yasaları Geçersiz Kılan Madde

Kanun ile kamu kurumları denetim süreci devre dışı bırakılıyor. Yasa kapsamında, diğer tüm kanunlarda belirlenen ve projelerin uygunluğunu, ekonomiye ve istihdama katkısının kamu tarafından denetlenmesini sağlayan tüm denetim mekanizmaları ortadan kalkıyor.

Elektrik Piyasası Koruma Kanunu, Ormanları Koruma Kanunu, Meraları Koruma Kanunu, Su Ürünlerini Koruma Kanunu, Çevre Kanunu, Toprak Koruma Kanunu, DSİ devre dışı kalıyor.

Doğa Şirketlerin Değil Üzerinde Yaşayan Canlılarındır

"Akkuyu, Sinop, İğneada nükleer santralleri, HES'ler, alt yapı yatırımları, termik santraller, sit alanları bu yasadan etkilenecek. Bu yasa ile çevre mücadelesi için verilen onca çaba, verilen hukuki mücadele, Danıştay'ın defalarca verdiği iptal kararları tek bir Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası yok sayılacak.

Yasa ile Dava Konusu Edilebilen Bu İdari İşlemler Şimdi Dava Edilemeyecek

Bu yasadan önce de çevre mücadelesinde hukuksuzluklar yaşanıyordu ama doğa savunucuları, ÇED raporlarının iptali için yargı süreçlerine müdahale edilebiliyordu ve hukuki olarak her zaman itiraz hakkı vardı. Şimdi bu haklar yok sayılabilecek.

Yasa, Kaz Dağları'nı, Sur'u, Artvin Arhavi'yi, Cerrattepe'yi, Dereleri Ele Geçirmeyi Amaçlıyor

Yasa maddesi ile Bakanlar Kurulu, Ekonomi Bakanlığı’nın önerdiği projelere, kurumlar vergisi oranını %100’e kadar indirimli uygulatabilecek, gelir vergisi stopajı teşvikinden yararlanabilecek ve teşvikler, arazi ve bina tahsisi, denetim ve onay süreçleri ile üretim maliyetlerini yüklenme alanlarında destekler verebilecek.

Doğaya değil şirketlere öncelik veriliyor

Dünyanın en zengin bitki örtülerinden birine sahip Cerattepe, Kafkasör Yaylası ve Genya Dağı'nda halk yıllardır yapılmak istenen altın, bakır, çinko, gümüş madenciliğine karşı 20 yıldır mücadele ediyor ve şimdi gelinen durumda Artvin Cerattepe’de madencilik yapılması için verilen ÇED Olumlu raporu kararının yürütmeyi durdurma ve iptali istemiyle açılan dava mahkemece reddedildi. Temyiz aşamasında da karar değişmezse Eti Bakır A.Ş., yani Cengiz Holding’in maden projesinin başlaması önünde engel kalmayacak.

Yasada başka neler var?

49 Yıl Bedelsiz Kiralama

Yatırım, hazineye ait bir arazi veya mülkte yapılacak olursa, hasılat payı almaksızın 49 yıl süreyle bedelsiz kullanma kararı alınabilecek.

Hatta yatırımın tamamlanması ve öngörülen istihdamın 5 yıl sağlanması ile şirket bedelsiz olarak kamu arazisine ve mülküne sahip olabilecek.

Yarı Fiyatına Elektrik

Şirketlere, enerji tüketiminde, 10 yıl boyunca yüzde 50 indirimle elektrik desteği verilebilecek.

Şirketler yatırım için kredi çekerlerse, 10 yıl boyunca bu yatırım kredisinin faizlerini devlet karşılayabilir. Kredi için hibe verilebilir, kar payına destek verilebilir. Yani, yatırımın ortaya çıkacak tüm kredi risklerini devlet üstlenecek.

Asgari Ücretin 20 Katı Maaş

Projelerde belirlenen nitelikli çalışanın her biri için aylık asgari ücretin 20 katına kadar ücret desteği verilebilecek. Şirketler devletin parası ile 33000 TL’ye personel çalıştırabilecek. Bakanlar Kurulu çalışanların 10 yıl boyunca sigorta primi işveren hissesi karşılanabilecek.

Müşterisi Devlet Olacak

Alınabilecek kararlar ile süresi belirsiz bir biçimde ürünlere yine ürün birim fiyatı Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek şekilde alım garantisi uygulanacak

Yasa kapsamında şirketlere getirilen imtiyazlarla ekonomi sarsılacak ve çoğu lüzumsuz olan 'çılgın' projeler bizim vergilerimizle oluşan  hazineden beslenecek ayrıca dokunulmazlıkları olacak.

Gelecek yıllar verimsiz, kirli teknolojilere feda edecek olan termik ve nükleer santral gibi projelerin önü açılacak.