Genel Başkanımız Remzi Çalışkan Emek Gazetesinin 190. Sayısı için Yazdı

İşçi sınıfının ekonomik, sosyal ve siyasal olarak çok yönlü bir kuşatma altında olduğu kritik ve zorlu bir mücadele döneminin içindeyiz. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin uçuruma dönüştüğü, otoriterleşmenin güç kazandığı ve işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına yönelik saldırıların tırmandığı bu süreçte; emeğin hakları ve onurlu bir gelecek için sesimizi yükseltmeye ve mücadeleyi büyütmeye devam ediyoruz.

Kuşkusuz yaşadığımız bu tablo yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Ülkemizdeki bu yakıcı tablo dünyada da kapitalizmin yapısal krizlerinden bağımsız değildir. Emperyalist rekabetin derinleştirdiği savaşlar, açlık, yoksulluk ve zorunlu göçler milyonlarca insanın yaşamını etkilemeye devam ediyor. Üretim süreçlerinin yapay zekâ, otomasyon ve dijital teknolojiler temelinde yeniden şekillendiği; küresel ekonominin ise ticaret savaşları, jeopolitik gerilimler ve yeni güç mücadeleleri ekseninde yeniden düzenlendiği bir dönemin içindeyiz. 

Bütün bu gelişmelerin emek açısından ortaya çıkardığı temel gerçek değişmiyor: Sermayenin kârı büyürken üretimde verimlilik artarken ve teknoloji gelişirken emekçilerin üretilen zenginlikten aldığı pay geriliyor. Bölüşüm dengesi her geçen gün sermaye lehine daha fazla bozulmaktadır. Uzun çalışma saatleri, ücretlerin baskılanması, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, taşeronlaşma ve sendikal hak ve özgürlüklere yönelik saldırılar işçi sınıfının kazanımlarını daha da aşındırıyor.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) yayımladığı 2026 Küresel Haklar Endeksi de bu tabloyu açık biçimde ortaya koymaktadır. Türkiye, işçi hakları ve sendikal özgürlükler açısından uzun yıllardır “işçiler için dünyanın en kötü ülkeleri” arasında bulunmaya devam ediyor. Ancak bu tabloyu yalnızca sendikal haklar alanındaki bir gerileme olarak değerlendirmek eksik olacaktır. ITUC raporu, dünyanın birçok bölgesinde demokratik alanın daraldığını, siyasal iktidarlar ile büyük sermaye çevreleri arasındaki ilişkinin emek aleyhine yeniden şekillendiğini ve sendikal hareketin bu süreçte doğrudan hedef haline geldiğini ortaya koyuyor.

Küresel gelişmeler de Türkiye’deki otoriterleşme eğilimlerinin hareket alanını genişletmektedir. ABD başta olmak üzere birçok ülkede demokratik kurumların zayıflaması, hukuk devleti ilkelerinin aşınması, aşırı sağ hareketlerin güç kazanması ve güvenlikçi politikaların yaygınlaşması yalnızca o ülkelerin iç meselesi değildir. Savaşların, göç hareketlerinin ve ekonomik krizlerin belirlediği bu yeni uluslararası ortam, Türkiye gibi ülkelerde demokratik hak ve özgürlüklerin gerilemesini kolaylaştıran bir zemin yaratıyor.

Bizim yıllardır ısrarla vurguladığımız gibi demokrasi yara aldıkça emeğin payı küçülüyor. Emekçiler hak ettikleri ücreti almakta güvenceli çalışma koşullarına ulaşmakta ve sendikal haklarını korumakta daha çok zorlanıyor. Bu nedenle emek mücadelesi ile demokrasi mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez. Siyasal alanın daraltıldığı, kararların tek merkezde toplandığı, toplumsal katılım mekanizmalarının zayıflatıldığı bir düzende işçilerin söz ve karar süreçlerine katılımı da geriliyor.

Yargının bağımsızlığını yitirmesi, hukukun siyasal müdahalelere açık hale gelmesi ve demokratik kurumların zayıflatılması yalnızca siyasal yaşamı etkilemiyor. Bu durum doğrudan çalışma yaşamına, toplu pazarlık süreçlerine ve sendikal haklara da yansıyor.

Özellikle son yıllarda muhalif belediyelere yönelik müdahalelerin bedelini en ağır biçimde belediye işçileri ödemektedir. Belediyelerin mali kaynaklarının sınırlandırılması, SGK borçlarının tahsili, belediye yöneticilerine yönelik operasyonlar doğrudan işçilerin yaşamını etkilemektedir. Ücretlerin gecikmesi, toplu iş sözleşmesi süreçlerine yansımaları, ikramiye ve sosyal hak ödemelerinde yaşanan sorunlar, iş güvencesine ilişkin kaygıların artması ve belediye hizmetlerinin aksaması bu sürecin en somut sonuçlarıdır. Sonuçta siyasi hesaplaşmaların yükü işçilerin omuzlarına bırakılırken belediye emekçileri kendi iradeleri dışında gelişen süreçlerin mağduru haline getiriliyor.

İktidarların toplumsal rıza üretmekte zorlandığı dönemlerde baskı ve müdahale araçlarının daha fazla devreye girdiği tarihsel bir gerçektir. Ekonomik, sosyal ve siyasal krizlerin iç içe geçtiği dönemlerde demokratik alanın daraltılması, muhalefetin yargı kararlarıyla baskılanması, yerel yönetimlere yönelik müdahaleler ve siyasal rekabetin eşitsiz hale getirilmesi bu sürecin farklı görünümleridir.

Bu tür kriz dönemlerinde siyasal karar alma süreçleri halkın iradesinden ve demokratik mekanizmalardan uzaklaştırılarak şekillendirilmeye çalışılır. Bu nedenle siyasal yaşamı doğrudan etkileyen yargısal ve idari müdahaleler siyasal alanın yeniden düzenlenmesine yönelik sonuçlar da doğurur. Bu tür uygulamalar, Türkiye’de uzun süredir tartışılan adalet, hukuk devleti ve demokrasi sorunlarının güncel yansımaları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Oysa siyasi partilerde, demokratik kitle örgütlerinde ve tüm demokratik kurumlarda belirleyici olan halkın ve üyelerin iradesidir. Demokratik yönetimlerin temel meşruiyet kaynağı halkın özgür iradesidir. Hukukun üstünlüğü, adalet ve demokrasi yalnızca siyasal yaşamın değil, emek mücadelesinin de temel güvenceleridir. Sendikamız dün olduğu gibi bugün de hukuku, adaleti, demokrasiyi ve halk iradesini savunmaya devam etmektedir.

Çünkü biliyoruz ki, işçi sınıfının ekmeği ile demokrasi arasında doğrudan bir bağ vardır. Demokratik hakların gerilediği yerde sendikal haklar da geriler; hukukun zayıfladığı yerde emek daha fazla sömürülür; adaletin olmadığı yerde eşitlik ve refah da mümkün olmaz.

Bu nedenle Genel-İş olarak mücadelemizi yalnızca ücret artışı, toplu sözleşme ve sosyal haklar mücadelesi olarak görmüyoruz. Mücadelemiz aynı zamanda demokrasi, hukuk devleti, adalet, eşitlik ve insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesidir. İşçi sınıfının örgütlü gücüne, dayanışmasına ve ortak mücadelesine olan inancımızla; emeğin hak ettiği değeri aldığı, demokrasinin güçlendiği, adaletin egemen olduğu bir Türkiye için mücadelemizi büyütmeye devam edeceğiz. İşçi sınıfının örgütlü gücü bu ülkenin umudu ve geleceğidir.

Bu Kategoride