Genel Başkanımız Remzi Çalışkan Emek Gazetesinin 189. Sayısı için Yazdı

Dünyada artan eşitsizlikler, derinleşen yoksulluk, doğanın sınırsız bir kâr alanı olarak görülmesi ve aşırı sağ popülist-otoriter yönetimlerin yükselişi, işçi sınıfının insanca yaşama ve çalışma hakkını her geçen gün daha fazla geriletmektedir. Küresel ölçekte sermayenin hareket alanı sınırsız genişlerken emeğin hakları daraltılmakta; sosyal devlet tasfiye edilirken güvencesizlik kalıcı hale getirilmektedir. Bu tablo yalnızca bir ekonomik kriz değil; aynı zamanda demokrasi, hak, özgürlükler ve ekoloji krizidir. Dünyadaki bu çoklu kriz tablosu maalesef şimdi de küresel sonuçları olacak bir savaşla derinleşiyor. ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırı endişe verici boyutlara ulaşmış çevre ülkelere de sıçramıştır.

Ortadoğu’da savaşın genişlemesi yeni acılar ve yıkımlar demektir. Emperyalist ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları emekçi halklara daha fazla kan, gözyaşı ve yoksulluk getirecektir. Emperyalist saldırganlığa karşıyız ve dünyanın her yerindeki baskıcı, otoriter ve antidemokratik yönetimlere de karşıyız. Biz halkların demokrasi, özgürlük ve eşitlik taleplerinin yanındayız.

Bizim tarafımız devletler değil, üreten emekçi halklardır; savaş politikaları değil, barıştır. Savaşın bedelini her zaman işçiler ve emekçiler öder. Emperyalist saldırılar durdurulmalı; bölgede ve dünyada barış ve demokrasi egemen olmalıdır.

Emeğin Hakkına Saldırılar Sürüyor

Diğer yandan Türkiye’de 12 Eylül darbesi sonrası sistematik biçimde uygulanan ve AKP döneminde daha da sertleşen neo-liberal politikalar, bugün yaşadığımız ekonomik, sosyal ve siyasal krizin temel belirleyicisi olmuştur. Kamunun tasfiyesi, emeğin örgütsüzleştirilmesi ve piyasacı anlayışın devlet politikası haline getirilmesi gelir dağılımını bozmuş, yoksulluğu yaygınlaştırmış ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmiştir.

Bugün vergideki adaletsizliğin emekçiler aleyhine sürmesi, vergi yükünün dolaylı vergiler ve ücretlerden alınan vergiler yoluyla işçilerin sırtına bindirilmesi, gelir adaletsizliğinin derinleşmesi ve kamusal hizmetlerin birer birer piyasaya devredilmesi bu politikaların somut sonucudur.

İşçilere Mali Disiplin, Sermayeye Af

2026 yılında da “mali disiplin” ve “istikrar” söylemi altında emekçilerden fedakârlık istenirken; kamu kaynaklarının sermayeye tahsis edilmesi bütçenin sınıfsal karakterini açıkça ortaya koymaktadır. Emekçilerden hem ücret ve kazançları üzerinden alınan doğrudan vergiler, hem de tükettikleri mal ve hizmetler üzerinden alınan dolaylı vergiler artarken; büyük sermaye gruplarına yönelik vergi afları, yeniden yapılandırmalar, istisna ve muafiyet uygulamaları sürdürülmektedir.

Kamu alacaklarının defalarca yapılandırılması, yüksek tutarlı vergi borçlarının silinmesi ya da ertelenmesi ve teşvik mekanizmalarının genişletilmesi; vergi yükünün emekçilerin sırtına yıkılması anlamına gelmektedir. Böylelikle vergi sistemi gelir transferini sermaye lehine düzenleyen bir bölüşüm mekanizmasına dönüştürmektedir.

Emeğe Yönelik Planlı ve Sistematik Saldırı

İşçilerin iktidar tarafından egemen güçler lehine bilerek ve isteyerek yoksullaştırılması gerçeğiyle karşı karşıyayız. Kayıt dışı istihdamın artması, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, yüksek enflasyon karşısında ücretlerin erimesi ve sendikal örgütlenmenin baskı altına alınması, emeğe yönelik planlı ve sistematik bir bölüşüm saldırısının parçalarıdır.

Enflasyonu yıllarca yanlış ekonomi politikalarıyla yükseltenler bugün enflasyonla mücadele adı altında yine faturayı emekçilere kesmektedir. Fiyat artışlarını tetikleyen tercihlerden vazgeçmeyenler; şimdi “sıkı para politikası”, “tasarruf” ve “disiplin” söylemleriyle ücretleri baskılamakta, kamu harcamalarını kısmakta ve işçinin alın terini “istikrar” unsuru olarak görmektedir.

Bizler, alın terimizin enflasyon bahanesiyle değersizleştirilmesine izin vermeyeceğiz. Bu adaletsiz bölüşüm politikalarına karşı işimizi, aşımızı, haklarımızı ve geleceğimizi kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.

Demokrasi Olmazsa Olmaz!

Ülkemizde yaşanan bir diğer derin kriz alanı siyasal ve kurumsal düzlemde yaşanan demokratik gerilemedir. Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Aynı zamanda sandıktan çıkan iradeye de saygı göstermek ve bu iradeyi yok saymamaktır. Demokrasi; kuvvetler ayrılığına dayanan, yargı bağımsızlığının güvence altına alındığı, temel hak ve özgürlüklerin evrensel hukuk normlarıyla korunduğu, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün serbestçe kullanılabildiği bir rejimdir. Anayasa’nın temel ilkeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve uluslararası sözleşmeler bu çerçeveyi açık biçimde ortaya koymaktadır.

Ancak bugün halk iradesinin gasp edildiği, seçilmişlerin yargı yoluyla siyasal baskı altına alındığı, kuvvetler ayrılığının fiilen zayıflatıldığı, medyanın bağımsızlığının tartışmalı hale geldiği bir ortamda demokratik hukuk devletinden söz etmek mümkün değildir. Hukukun üstünlüğünün zedelenmesi en çok da emeğin korunmasını zorlaştırmaktadır.

Biz, kurulduğumuz günden bu yana emek mücadelesini demokrasi mücadelesinden ayrı görmedik. Çünkü biliyoruz ki hak ve özgürlükler bir bütündür. Yargı bağımsız değilse, demokratik hak ve özgürlükler kısıtlanırsa işçinin hakkını arayacağı zemin de zayıflar. Bu yüzden “demokrasi işçinin ekmeğidir” dedik ve bu ülkede hem emeğin hem demokrasinin bayrağını birlikte taşıdık.

Toplu Sözleşmelerimizle İşçi Sınıfının Kazanımlarını Büyütüyoruz!

Emek mücadelesini sadece bir ücret pazarlığı olarak görmedik, en iyi toplu sözleşmelere imza attık, toplu sözleşmelerimize getirdiğimiz maddelerle işçi sınıfının kazanımlarını büyüttük. Özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde önemli kazanımlar sağladık:

•        Toplu iş sözleşmelerimizde kız çocuklarının okutulması ve kadına yönelik şiddetin durdurulması için ilk düzenlemeleri yapan Sendika, Genel-İş oldu. 

•        Başta İstanbul Sözleşmesi, 190 Sayılı ILO Sözleşmesi’nin ve CEDAW sözleşmesinin kabulünü içeren maddeler olmak üzere kadınların çalışma hayatındaki sorunlarına yönelik eşit işe eşit ücret, 8 Mart izni, doğum ve süt izni sürelerinin artırılması, kreş desteği gibi düzenlemeleri hayata geçirdik.

•        ILO 190 henüz ulusal düzeyde onaylanmamış olsa da, hükümlerini TİS’lere entegre ederek işyerlerinde şiddet ve tacizden arındırılmış bir çalışma ortamının somut adımlarını attık.

Krizin Faturası İşçilere Kesilemez

Demokratik hak ve özgürlüklere yönelik saldırılara karşı mücadelemiz sürüyor. Bugün muhalif belediyelerin yaşadığı ağır baskılara, halkın iradesinin gasp edilmesine, ülkenin giderek daha fazla otoriterleşmesine karşı Türkiye’nin her yerinde en yaygın sendikal örgütlülüğe sahip bir kurum olarak mücadeleyi büyütüyoruz. Türkiye’de belediyelere yönelik baskılar, operasyonlar ve kayyum tehditleri doğrudan halk iradesini hedef almaktadır. Buna karşı mücadele verdik, veriyoruz, vereceğiz. Ancak şunu da belirtmek ve altını önemle çizmek isteriz: Bugün belediyelere yönelik baskıların doğrudan belediye emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarını etkilediği açıktır. Kayyum uygulamaları, bütçe kısıtları, siyasi gerilimler ve iktidarın mali baskıları; belediye işçilerinin ücretlerini, toplu sözleşme süreçlerini ve iş güvencesini tehdit etmektedir. Kriz dönemlerinde ilk tasarruf kalemi olarak emeğin görülmesi kabul edilemez. Belediyelerin yaşadığı mali ve siyasal sorunların faturası işçilere kesilemez.

Belediye Şirket İşçilerine Eşit Haklar

Sendikamızın raporlarına göre; belediyelerde istihdam edilen kadrolu işçi sayısı sadece son bir yılda yüzde 19,4 düştü. Belediye şirketlerinde çalışan işçilerin oranı ise yüzde 96’ya yükseldi. Bu noktada belediye şirket işçiliği meselesi de temel bir adalet sorunu olarak karşımızdadır. Belediyelerin asli ve sürekli hizmetlerini yerine getiren kamusal hizmet üreten belediye şirket işçileri fiilen kamu hizmeti görmektedir. Bu nedenle tüm belediye işçilerinin hakları eşitlenmeli; belediye şirket işçilerine kadro ve ilave tediye hakkı tanınmalıdır.

Öte yandan belediye işçileri ağır ve riskli çalışma koşulları altında görev yapmaktadır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin eksiksiz alınması hayati bir zorunluluktur. Son olarak Denizli’nin Çal ilçesinde Ahmet Temiz’i, Muğla Marmaris’te Zekeriya Şahin’i kaybetmemiz; yerel hizmetlerin arkasındaki görünmeyen emeğin ne kadar ağır bedeller ödediğini bir kez daha göstermiştir. İş cinayetleri kader değildir. Önlenebilir her ölüm, alınmayan önlemlerin sonucudur.

Bizler, belediye işçilerinin insanca yaşaması, hak ettiği ücreti alması, güvenli ve güvenceli çalışma koşullarına kavuşması, eşit haklara sahip olması için ve elbette tüm emekçi halkın eşitliğe, adalete, demokrasiye ve barışa kavuşması için mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz.

Bu Kategoride