Üstünü Örtseniz de “Kalanlar” Unut(ul)maya Direniyor!

6 Şubat’ın üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen deprem bölgesi hâlâ ilk günkü mağduriyeti hem fiziksel hem psikolojik olarak yaşıyor. Depremde yakınlarını kaybedenler mahkeme salonlarında adalet arıyor.

6 Şubat depremleri, yalnızca on binlerce insanın yaşamını yitirdiği bir “doğal afet” değil; yıllardır sürdürülen rant odaklı kentleşme politikalarının, denetimsizliğin, özelleştirmelerin ve sorumsuzluğun yarattığı sınıfsal bir yıkım olarak hâlâ sürüyor. Depremin üzerinden geçen zamana rağmen depremzedelerin barınma, sağlık, güvenli ve insanca koşullarda yaşam hakkı sistematik biçimde ihlal edilmeye devam ediyor. Bugün deprem bölgesinde yaşananlar, bir afet sonrası iyileşmeden çok, yoksulluğun, güvencesizliğin ve eşitsizliğin kalıcılaştırıldığı bir toplumsal düzene işaret ediyor.

Binlerce depremzede hâlâ konteyner kentlerde, altyapısı yetersiz, sağlıksız ve güvensiz koşullarda yaşamını sürdürüyor. Elektrik, temiz su, ısınma, sağlık hizmetlerine erişim gibi en temel haklar dahi düzenli biçimde sağlanamıyor. Konut teslimlerine ilişkin verilen vaatler büyük ölçüde karşılıksız kalırken yeniden inşa süreci şeffaflıktan uzak, halkın denetimine kapalı biçimde yürütülüyor. Depremzedeler karar süreçlerinin tamamen dışında bırakılıyor; kentlerin nasıl yeniden kurulacağına, yaşam alanlarının nasıl şekilleneceğine sermaye ve merkezi idare karar veriyor. Bu durum, barınma hakkının bir sosyal hak olmaktan çıkarılıp piyasa ilişkilerine teslim edildiğini açık biçimde gösteriyor.

Adalet arayışı ise neredeyse bilinçli biçimde tıkanmış durumda. Yıkılan binaların büyük bölümünde açık ihmal, usulsüzlük ve denetimsizlik olmasına rağmen, kamu görevlileri ve yerel idareler hakkında etkili soruşturmalar yürütülmüyor. Sorumluluk müteahhitlere indirgenerek kamunun yıllara yayılan imar politikaları, yapı denetim sisteminin çökertilmesi ve af düzenlemeleri görünmez kılınıyor. Adaletin geciktirilmesi, yalnızca geçmişteki suçları cezasız bırakmakla kalmıyor; yeni felaketlerin önünü de açıyor. Yeniden inşa süreci, depremzedelerin yaşam hakkını güvence altına almaktan çok, inşaat sermayesinin ihtiyaçlarına göre şekilleniyor.

Depremzedeler sadece yakınlarını ve evlerini değil; işini, gelirini, sosyal ağlarını, çocuklarının eğitimini, sağlık güvencesini ve geleceğe dair güven duygusunu da yitirmiştir. Tarım ve küçük esnaf çökmüş, kayıt dışı ve geçici işler yaygınlaşmış, kadın emeği daha da görünmezleşmiş ve bakım yükü ağırlaşmıştır. Özellikle kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve işçiler için deprem sonrası yaşam çok katmanlı bir güvencesizlik alanına dönüşmüştür. Sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği, bu kesimleri kalıcı yoksulluğa mahkûm etmektedir.

Bilimsel uyarıların yıllarca dikkate alınmaması, yapı standartlarının kâğıt üzerinde bırakılması ve kamu denetiminin piyasa lehine tasfiye edilmesi, bugün yaşanan yıkımın temel nedenleridir. Kentler, yaşam alanı değil yatırım alanı olarak yeniden tasarlanmakta; afet riski, hesaba katılmamaktadır. Bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca konut üretmek değil; depremzedelerin barınma hakkını, emekçilerin yaşam hakkını ve toplumun güvenli geleceğini birlikte savunan demokratik ve eşitlikçi bir yeniden yapılanma programıdır. Gerçek bir iyileşme ancak kamusal denetimin güçlendirilmesi, sorumluların eksiksiz biçimde yargılanması, işçi sağlığı ve güvenliğinin mutlak öncelik hâline getirilmesi ve depremzedelerin karar süreçlerine doğrudan katılımının sağlanmasıyla mümkün olabilir. Aksi hâlde 6 Şubat, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de felaketi olmaya devam edecektir.

Bu Kategoride