
Yoksulluk, yalnızca gelir yetersizliğinden ibaret değildir; aynı zamanda insanların insanca bir yaşam sürdürebilmeleri, kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olabilmeleri ve potansiyellerini gerçekleştirebilmeleri için gerekli olanak ve özgürlüklerden mahrum bırakılmalarıdır. Salt ekonomik kaynakların azlığıyla açıklanamayacak olan yoksulluk, toplumsal ilişkiler ve kurumlara erişimdeki eşitsizlikleri daha da görünür kılan ve yaşamı her yönüyle sınırlayan en büyük eşitsizliktir ve yazık ki kuşaktan kuşağa aktarılarak hep yeniden üretilir.
Mütemadiyen derinleşen bir çıkmaz olarak yoksulluk, bu yeniden üretimle insan onurunu ayaklar altına almaya devam ederken; bir avuç zenginin varlıklarının sürekli doymaz bir iştahla artırıyor olması yoksulluğa kalıcı çözümler üretilmesine dair en ufak bir niyetlerinin de olmadığını gösteriyor. Yoksa, dünya nüfusunun neredeyse yarısının günde 2 ABD dolarından az bir gelirle hayatta kalmaya çalışırken yeterli beslenmeye, temiz içme suyuna ve yeterli sağlık hizmetlerine erişemiyor olması nasıl açıklanır ki?
İnsan onuruna yaraşır yaşam, yalnızca kuru ekmek ve suyla hayatta kalmak değildir, kaldı ki, bu hayatta kalma mücadelesine hapsolmuş yaşamlar, yapabileceklerinin ve olabileceklerinin sınırlılığıyla her geçen gün biraz daha hayatın dışına itilmektedir. Barınma, sağlık, çalışma koşulları ve erken ölümler sınıfsal eşitsizliğin parçalarıdır ve üretime katılanların yarattığı zenginliğe el koyulmasının da sonucudur. Sermaye sahiplerinin serveti katlanarak artarken işçi sınıfının güvencesizliği ve yoksullaşması da aynı oranda büyümektedir. Bu nedenle ülkemizde ve dünyada hala neoliberal politikalar ekseninde çalışma yaşamı daha fazla esnekleştirilip güvencesiz hale getirilmektir. İktidarlar ise ülkemizde olduğu gibi hala esnek ve güvencesiz çalışmanın yasal zeminini genişletip emeğin kazanılmış haklarını budamaya çalışmakta ve hatta bununla ilgili emeğin haklarına yönelik önemli bir saldırı hazırlığı yapmaktadır.
Türkiye’de gelir adaletsizliği her geçen gün derinleşirken milyonlar en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Yoksulluk artık yalnızca işsizlerin ya da güvencesiz çalışanların değil; yıllarca çalışmış, üretmiş, emek vermiş insanların da yaşamını kuşatan bir sorundur. Resmî verilere göre, Türkiye’de aşırı yoksulluk yaşanan hane sayısı Haziran 2026 itibarıyla 10 milyonu aşmıştır. Mevcut politikaların yetersizliği nedeniyle de bu sayının azalmasının yakın gelecek için söz konusu olmadığı ortadadır. Sosyal yardımlar, en temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar için yara bandı işlevinin ötesine geçemezken yoksulluğun kalıcı biçimde ortadan kaldırılması için gereken ekonomik ve toplumsal koşulların değişikliğine yönelik en ufak bir çaba da söz konusu değildir.
Emekli bir yurttaşın, 23 bin TL aylıkla kira ve yaşam giderlerini karşılamaya çalışırken beş yıldır et yiyemediğini belirterek “et yemek istiyorum” demesi, yıllarca çalışmış insanların içine sürüklendiği koşulların çarpıcı bir örneğidir. Üniversite öğrencilerinin eğitimlerini sürdürebilmek için burs aramak zorunda kalması da ciddi barınma sorunu yaşaması da yoksulluğun yalnızca bugünü değil, geleceği de tehdit ettiğini gösteriyor. Beslenme, barınma ve eğitim gibi temel hakların kişilerin gelirine ya da başkalarının yardımına bağlı hale gelmesi, gelir adaletsizliğinin toplumsal yaşam üzerindeki yıkıcı sonuçlarının acı göstergesidir.
Üstelik yoksulluk, toplumun bütün kesimlerini aynı biçimde de etkilemiyor. Kadınlar, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde yoğunlaşmanın yanı sıra çocuk, yaşlı ve hasta bakımını üstlenmeleri nedeniyle yoksulluğun daha ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalıyor. Ücretsiz bakım emeğinin büyük ölçüde kadınların omuzlarına bırakılması, kadınların çalışma yaşamına katılımını ve ekonomik bağımsızlıklarını sınırlandırırken yoksulluğun kuşaklar boyunca yeniden üretilmesine de zemin hazırlıyor. Bu nedenle yoksullukla mücadele, yalnızca gelirleri artırmayı değil; eşitliği, kamusal hizmetleri ve bakım sorumluluklarının adil paylaşımını da kapsamak zorundadır.
Gelirin ve servetin adil bölüşülmediği, emeğin karşılığının verilmediği, temel ihtiyaçların piyasanın insafına bırakıldığı bir düzende yoksulluğun kalıcı biçimde ortadan kaldırılması mümkün değildir. Yoksulluğun kader olmadığının ve yoksullukla mücadelenin örgütlü gücümüzle büyüyeceğinin bilinciyle, bu mücadeleyi büyütmeyi temel sorumluluklarımızdan biri olarak görüyoruz.
Milyonlarca insanın emeğiyle yaratılan zenginliğin dar bir kesimin elinde birikmesine karşı çıkmak, insanca yaşam hakkını savunmak ve gelir adaletini sağlamak temel hedefimizdir.
Varsılın serveti büyürken yoksulun yaşam olanakları küçülüyorsa adalet çoktan can çekişmeye başlamıştır, mücadelemiz bu haksızlığadır.