20 Şubat Dünya Sosyal Adalet Günü ve Türkiye’nin Hal-i Pür-Melali

18/02/2022

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 26 Kasım 2007’de onaylanan bir kararla dünyada sosyal adaletin sağlanmasının önemine dikkat çekmek amacıyla 20 Şubat günü, Dünya Sosyal Adalet Günü olarak kabul edilmiştir. Yoksulluk, dışlanma, cinsiyet eşitliği, işsizlik, insan hakları ve sosyal koruma gibi sorunların üstesinden gelme çabalarını içeren sosyal adaleti teşvik etme ihtiyacına dikkat çekilen bu gün, insanlığın bugün içinde bulunduğu koşullar ve ülkemiz özelinde yaşanan adaletsizlik, eşitsizlik, toplumsal kesimler arasındaki gelir uçurumu bağlamında üzerine söz söylemeyi zorunlu kılmaktadır.

Fırsat eşitliği ve adil dağıtım ilkeleriyle açımlanan sosyal adaletin ülkemizdeki içler acısı durumunu nicel olarak ortaya koyan çok sayıda araştırma ve istatistik yayımlanıyor. Burada da değineceğimiz bu sayısal veriler ağırlaşan faturaları, her gün biraz daha eriyen ücretleri ve zamlarla buharlaşan alım gücünü, yoksulluğu ve yoksunluğu açıklıyor ve giderek derinleşen yoksulluk, aileden sonraki kuşaklara aktarılan bir miras haline geliyor.

OECD ülkeleri arasında yapılan Sosyal Adalet Endeksi Araştırması sonuçlarına göre, Türkiye sosyal adalet açısından incelenen 41 ülke arasında 40. sırada, listenin ilk sıralarında ise Kuzey Avrupa ülkeleri yer alıyor. Ayrıca, Türkiye yoksulluğun önlenmesi başlığında 31’inci, adil eğitim fırsatları başlığında 41’inci (sonuncu), istihdam piyasasına erişim başlığında 37’inci, sosyal hayata dâhil olma ve ayrımcılığa uğramama başlığında 39’uncu, nesiller arası adalet başlığında 18’inci ve sağlık başlığında 36’ncı sırada yer aldı. Tek başına bu veriler durumun vehametini açıklasa da, sosyal adaletin bozuk terazisini iyi incelemek gerekiyor.

Kapitalizmin kendine has yöntemleriyle yarattığı yoksulluğun dünya genelinde sistematik şekilde arttığını gösteren İngiltere merkezli yoksulluk ve sosyal adaletsizliği önlemeye yönelik çalışmalar yapan bir kuruluş olan Oxfam International’ın geçtiğimiz 17 Ocak’ta yayımladığı “Eşitsizlik Öldürür Raporu”nun da çarpıcı sonuçları var: “Dünyanın en zengin 10 erkeğinin serveti, pandemi başladığından beri iki katına çıktı. 252 erkek, Afrika, Latin Amerika ve Karayipler’deki 1 milyar kadın ve kız çocuğunun toplamından daha fazla servete sahip ve eşitsizlik her dört saniyede bir insanın ölümünde rol oynuyor; bu da eşitsizliğin her gün 1,300 kadar ölüme katkıda bulunduğunu ortaya koyuyor”.

2021 yılı verilerini içeren “Dünya Gelir Eşitsizliği 2022” raporunda da Türkiye’de eşitsizliğin giderek derinleştiğine dikkat çekiliyor. Türkiye’de en zengin %10, tüm gelirin %54’ünü elde ediyor ve 2021’de nüfusun en çok kazanan %10’unun yıllık ortalama geliri, en az kazanan %50’lik kesimden 23 kat fazla. Bu skorla Türkiye, Brezilya, Meksika ve Hindistan gibi ülkelerle birlikte dünyada gelir dağılımının en eşitsiz olduğu ülkeler arasında yer alıyor. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde sosyal adalet ve dolayısıyla gelir dağılımındaki eşitsizliğin kadınlar, gençler, çocuklar başta olmak üzere tüm yoksul ve emekçileri olumsuz etkilediği görülüyor.

Yoksulluk ve adaletsizlik birbirinden ayrı düşünülemez; eşitsizliğin yoğun yaşandığı ülkelere baktığımızda adalet, demokrasi ve ekonominin de insana yakışır standartların altında olduğunu görüyoruz. Gelişmiş ekonomilerle kıyaslandığında yüksek enflasyon ve vergilerle halkı daha da fakirleşen ülkelerde yoksulluğun ve eşitsizliklerin körüklendiği görülüyor.

Sendikamızın araştırma merkezi Emek- Araştırma (em-ar)’nın verilerine göre Türkiye’de yoksulluk giderek artıyor. Em-ar’ın TÜİK verilerine göre hesapladığı yoksul sayısı son 4 yılda yüzde 11,5 artmıştır. 2017 yılında 15 milyon 864 bin olan yoksul sayısı, 2019 yılında 1 milyon 343 kişi daha artarak 17 milyon 207 bin kişiye, 2020 yılında ise 17 milyon 691 bin kişiye ulaşmıştır. Yoksulluk oranıysa yüzde 21,9’a yükselmiştir. Bu rakamlara göre Türkiye’de her 5 kişiden biri yoksuldur.

DİSK-AR’ın geçtiğimiz günlerde yayımladığı İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu ise, resmi istatistik kurumu olan TÜİK verilerine güveni bir kez daha sorgulatmıştır. Rapora göre, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde işsiz sayısı (mevsim etkisinden arındırılmış) 2021 Aralık ayında bir önceki aya göre 2 bin kişi artarak 3 milyon 794 bin kişi oldu. DİSK-AR’ın yaptığı hesaplamada ise Aralık 2021 itibariyle işsiz sayısı 8 milyon 365 bin kişi olarak gerçekleşmiştir.

Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 4 bin 249 lira, yoksulluk sınırı ise 13 bin 843 liraya çıkmasıyla asgari ücret açlık sınırıyla neredeyse eşitlenirken yoksulluk sınırının üçte birini bulmuyor, eriyen ücretler ve artan hak kayıpları karşısında Türkiye her geçen gün yeni bir işçi eylemine sahne oluyor.

Yoksulluğun önlenmesi adil ve eşit eğitim fırsatları, istihdam, ayrımcılığa uğramama, sağlık hizmetlerine erişim gibi pek çok başlıkta karnesi her geçen gün kötüleşen ülkemizde kadınların ve gençlerin durumu da sosyal adalete olan acil ihtiyacı bir kez daha gösteriyor.

Dünyada toplumsal cinsiyet eşitsizliğini doğal olarak tetikleyen sosyal adaletsizlik nedeniyle her yıl en az 67 bin kadın, hayatını kaybediyor. Kadınların maruz kaldığı hem ekonomik şiddet hem de cinsiyete dayalı adaletsizlik özellikle az gelişmiş ülkelerde kadınların daha fazla ayrımcılığa maruz kalmasına neden oluyor. Bu adaletsizliği dillendirmek ve önyargılarla oluşturulmuş kalıpların kadınlara dayattığı eşitsizliğe direnmek de sosyal adalet için mücadele etmek anlamını taşıyor. Kadınların üretilen servetin ve kaynakların dağılımında belirgin biçimde ayrımcılığa maruz kalarak pay alamaması, toplumsal kaynaklara ulaşma, kullanma, sahip olma ve kendi yaşamlarını sürdürme olanaklarının önündeki engellerin kaldırılması, insan hakları açısından bir zorunluluktur ve sosyal devlet olmanın ön koşuludur.

Sadece kadınların değil, yaşadıkları coğrafya kaderleri olarak dayatılan gençlerin de yoksulluk ve yoksunlukları artıyor. Yoksulluk yalnızca maddi yoklukla açıklanamaz; bunun yanı sıra sosyal ve kültürel faktörleri de göz önüne bulundurmak gerekir. Gençlerin eğitim ve sağlık standartlarına ulaşabilmeleri, sağlıklı beslenebilmeleri, iş ve eğitim hayatı dışında spor ve kültürel faaliyetlere dahil olup olmamaları da yoksulluk statüsünde belirleyici olur. Türkiye’de genç yoksulluğunun (15-24 yaş) seyrine baktığımızda değişen sınıf dinamiklerinin gençleri nasıl etkilediği görülür. Gelir dağılımındaki dengesizlik, toplumun en zengin ve en yoksul kesimi arasındaki makasın giderek açılmasına neden olmakla birlikte, yoksul ailelerden gelen gençlerin geleceğe dair refah içinde yaşam umutlarını yok etmektedir. Sınıfsal dinamiklerin ötesinde Türkiye’de bölgesel eşitsizlikler de gençlerin her yerde aynı imkânlara eşit bir biçimde ulaşamadığını gösteriyor. Öğrencilerin barınma, beslenme sorunları, kitaba, sanata, kültüre veya spora erişimleri azaldıkça yoksulluk, eşitsizliği katmerli hale getiriyor. Gençlerin maruz kaldığı eşitsizlikleri dönüştürmenin en önemli araçları eğitim ve istihdamdır ama bunlar da özelleştirmeler, rant ve kötü ekonomi yönetimiyle imkân dahilinden çıkarılıyor.

Kuşkusuz bütün bu sorunların temel nedeni, hak temelli bir sosyal devlet inşasının gerçekleşememiş olmasıdır. Demokrasinin sağlıklı ve sürdürülebilir olması, gelir dağılımı dengesizliğinin giderilmesine ve sosyal adaletin sağlanmasına bağlıdır. Gelir dağılımı dengesizliğini düzeltmeden ve sosyal devlet mekanizmalarını işleterek sosyal adaleti sağlamadan, demokrasiyi sürdürülebilir kılmak oldukça zordur. Bu durumda demokratik bir sosyal devlet olmanın ön koşulu gelir dağılımında adaletin sağlanması oluyor. Ulusal gelirin düşük olduğu, adil bölüştürülmediği, işsizliğin ve yoksulluğun yaygınlaştığı toplumlarda sosyal devletin görevleri; yoksulluğu ve açlığı azaltmak, kronik işsizliği ortadan kaldırmak, vatandaşa asgari eğitim ve sağlık hizmeti sağlamak, vergi önlemleriyle gelir dağılımını düzeltmektir. Ancak bugün içinde bulunduğumuz koşullarda devlet yönetiminin bu yönde bir çabası söz konusu değildir. Hal böyle olunca sosyal adalet için mücadele, eşitlik talebinde ısrar, işçi sınıfının ekonomik-demokratik-sosyal ve sınıfsal haklarını içeren güçlü bir demokrasi talebi yoksulların, asgari ücretle yaşamaya mahkûm edilen işçilerin sorumluluğu haline gelmektedir.

20

Bu Kategoride