
Türkiye’de işçi sınıfı bugün yalnızca ağırlaşan ekonomik koşullarla değil; sendikal hakların sınırlandırıldığı, demokratik kurumların zayıflatıldığı ve yaşamın bütün alanlarını etkileyen ekolojik krizin derinleştiği çok yönlü bir kuşatma ile karşı karşıyadır. Ücretler yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında hızla erirken çalışma koşulları ağırlaşmakta, güvencesiz çalışma yaygınlaşmakta, iş güvencesi zayıflamakta ve kimi işyerlerinde işçilerin sendika seçme özgürlüğü dahi baskı ve tehditlerle engellenmeye çalışılmaktadır.
Ancak bütün bu olumsuz tabloya rağmen işçi sınıfının en büyük gücü varlığını korumaktadır: Örgütlenme iradesi. Çünkü tarih göstermiştir ki, işçiler haklarını tek tek değil birlikte mücadele ederek kazanmıştır. İnsanca çalışma, adil ücret, demokratik haklar ve yaşanabilir bir gelecek ancak örgütlü emek sayesinde güvence altına alınabilir. Örgütlenme yalnızca toplu iş sözleşmesi yapmak ya da yeni üyeler kazanmak anlamına gelmez. Örgütlenme; işçinin kendi iradesine sahip çıkması yanında emeği, demokrasiyi ve doğayı birlikte savunan ortak bir yaşam anlayışının da temelidir.
Son dönemde Sendikamız Genel-İş’in farklı işyerlerinde yürüttüğü örgütlenme çalışmaları ve elde ettiği yetkiler, bu iradenin en somut göstergelerinden biri olmuştur. Pek çok işyerinde işçiler, bütün baskılara, yönlendirmelere ve engellemelere rağmen özgür iradelerine sahip çıkmış; sendikamız çatısı altında örgütlenmeyi tercih etmiştir.
Bu kazanımlar yalnızca sendikamız açısından değil, Türkiye işçi sınıfı mücadelesi açısından da büyük önem taşımaktadır. Çünkü her yeni örgütlenme, işçilerin yalnız ve çaresiz olmadığının ilanıdır. Her kazanılan yetki; sermayenin ve siyasal iktidarın işçileri parçalama, yalnızlaştırma ve güvencesizleştirme politikalarına verilmiş örgütlü bir yanıttır. Daha da önemlisi, DİSK ve Genel-İş çatısı altında büyüyen her örgütlenme, Türkiye’nin emek, demokrasi ve sosyal adalet mücadelesini güçlendirmektedir.
Bunun en güçlü örneklerinden biri Muğla Büyükşehir Belediyesinde yaşanan süreçtir. İşçiler, sendikal tercihlerine yönelik bütün baskılara, tehditlere ve çeşitli yönlendirmelere rağmen özgür iradelerine sahip çıkmış, sendikalarını ve örgütlü mücadeleyi tercih etmiştir. Bu başarı; işçilerin kararlılığı ile birlikte yöneticilerimizin, şubelerimizin ve işyeri temsilcilerimizin ortak emeğinin ürünüdür.
Benzer biçimde, DİSK’e bağlı DEV Sağlık-İş Sendikası da önemli bir örgütlenme mücadelesi vermiştir. Daha önce gerekli barajı aşmasına rağmen çeşitli hukuksuz uygulamalar nedeniyle yetki süreci engellenen sendika, mücadelesinden vazgeçmemiş; kararlılığı ve örgütlü gücü sayesinde yeniden barajı aşarak yetkiyi kazanmıştır. Bu başarı yalnızca bir sendikanın hukuki kazanımı değil, örgütlü emeğin karşılaştığı engelleri dayanışma ve mücadeleyle aşabileceğinin de önemli bir göstergesidir.
Bütün bu deneyimler bir gerçeği yeniden ortaya koymaktadır: Örgütlenme yalnızca sayısal büyüme değildir. Örgütlenme; işçinin özgür iradesini savunması, sınıf bilinciyle hareket etmesi, işyerinde hakkını, hukukunu ve geleceğini birlikte sahiplenmesidir. Her yeni örgütlenme, daha adaletli bir çalışma yaşamının yanı sıra daha demokratik ve daha eşit bir toplum olmaya yaklaşmamızı sağlar.
Bu nedenle elde ettiğimiz her kazanımı bir sonuç olarak değil, yeni sorumlulukların başlangıcı olarak görüyoruz. Yetki almak kadar örgütlülüğü kalıcı hâle getirmek, üyelerimizin haklarını korumak, dayanışmayı büyütmek ve emeğin ortak sesini güçlendirmek temel görevimizdir. Çünkü biliyoruz ki yaşanabilir bir gelecek, ancak örgütlü emeğin büyümesiyle mümkün olacaktır.
Ekolojik Kriz: Emek Mücadelesinin Yeni Cephesi
Bugün işçi sınıfının karşı karşıya olduğu tehditler yalnızca düşük ücretler, güvencesiz çalışma ya da sendikal hak ihlalleriyle sınırlı değildir. Yaşamın bütün alanlarını etkileyen ekolojik kriz de artık doğrudan doğruya bir emek meselesidir. İklim değişikliği yalnızca çevresel bir sorun değildir; çalışma yaşamını, kentleri, kamu hizmetlerini ve emekçilerin sağlığını doğrudan etkileyen sınıfsal bir meseledir. Bu nedenle örgütlü emeğin mücadelesi, artık doğayı ve yaşamı savunma mücadelesinden ayrı düşünülemez; iklim değişikliği kentleri, kamu hizmetlerini ve işçilerin yaşam koşullarını yeniden şekillendiren sınıfsal bir kriz hâline gelmiştir.
Kapitalist üretim modeli, bir yandan doğanın sınırlarını zorlayan sınırsız büyüme anlayışını sürdürürken diğer yandan gelir eşitsizliğini ve toplumsal adaletsizlikleri derinleştiriyor. Doğal kaynakların kontrolsüz tüketimi, fosil yakıtlara dayalı üretim biçimleri ve plansız kentleşme ekolojik yıkımı hızlandırırken, bu yıkımın bedelini en ağır biçimde ödeyenler ise krizin ortaya çıkmasında en az payı olan işçiler, emekçiler, yoksullar ve kırılgan toplumsal kesimlerdir.
Birleşmiş Milletler verileri dünya genelinde açlık, gıda güvencesizliği ve iklim kaynaklı göçlerin giderek arttığını ortaya koyarken, servetin çok küçük bir azınlığın elinde yoğunlaşması ekolojik krizin aynı zamanda derin bir adalet sorunu olduğunu gösteriyor. Bu nedenle bugün iklim adaletinden söz etmek, aynı zamanda emek adaletinden, gelir adaletinden ve toplumsal adaletten söz etmek anlamına gelir ki, bizim bu konuda söyleyecek sözümüz çoktur.
Bu yıl Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da gerçekleştirilecek İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP31) bu tartışmalar açısından önemli bir fırsat sunuyor. Şöyle ki, enerji sistemlerinin dönüşmesi, üretim süreçlerinin değişmesi ve kentlerin iklim krizine uyum sağlaması kaçınılmazdır. Fakat bu dönüşümün faturası emekçilere çıkarılamaz. İşçiler bu sürecin mağduru değil, adil dönüşümün öznesi olmalıdır. Adil dönüşüm; istihdam güvencesini, sendikal hakları, mesleki eğitim olanaklarını ve sosyal korumayı birlikte güvence altına alan demokratik bir dönüşüm anlayışını gerektirir.
Bu nedenle iklim politikaları hazırlanırken sendikaların, meslek örgütlerinin, yerel yönetimlerin ve işçilerin karar süreçlerine etkin biçimde katılması yaşamsal önemdedir. Çünkü doğayı koruyan politikalar, emeği korumadığı sürece sürdürülebilir olamayacaktır.
İklim krizinin ilk etkileri kentlerde hissediliyor; bu etkilerle ilk mücadele edenler de belediye işçileri oluyor. Temizlik işçileri, park ve bahçe çalışanları, itfaiyeciler, su ve kanalizasyon işçileri, yol bakım ekipleri ve diğer belediye işçileri giderek daha sık yaşanan sıcak hava dalgalarında, sellerde, fırtınalarda ve orman yangınlarında kamusal hizmet üretip sorumluluk üstleniyor, bunun için canlarını ortaya koyuyor. Son yıllarda artan orman yangınları bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yangınlar yalnızca doğal yaşamı ve ormanları yok etmiyor; yangınlara müdahale eden işçiler açısından da ciddi işçi sağlığı ve iş güvenliği riskleri yaratıyor. Aşırı sıcaklık, yoğun dumana maruz kalma, uzun çalışma süreleri, fiziksel tükenmişlik ve yetersiz koruyucu ekipmanlar, belediye işçilerinin yaşamını doğrudan tehdit ediyor.
Benzer biçimde yaz aylarında asfalt döken, çöp toplayan, kanalizasyon hatlarında çalışan veya park ve yeşil alanların bakımını sürdüren belediye işçileri; sıcak çarpması, sıvı kaybı, solunum yolu hastalıkları, kalp ve damar rahatsızlıkları gibi giderek büyüyen mesleki risklerle karşı karşıya kalıyor. İklim krizinin etkileri ağırlaştıkça bu riskler de artmaktadır.
Dolayısıyla ekolojik kriz, artık yalnızca çevre politikalarının konusu değildir; aynı zamanda işçi sağlığı ve iş güvenliği politikalarının da temel başlıklarından biridir. Çalışma sürelerinin iklim koşullarına göre yeniden düzenlenmesi, aşırı sıcaklarda çalışma esaslarının bilimsel ölçütlerle belirlenmesi, yeterli dinlenme sürelerinin sağlanması, koruyucu ekipmanların eksiksiz temin edilmesi ve risk değerlendirmelerinin güncellenmesi artık bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluktur.
İşçinin yaşamı ve sağlığı, hiçbir koşulda hizmetin sürekliliği ya da maliyet hesapları gerekçe gösterilerek ikinci plana itilemez. Çünkü kamusal hizmetlerin sürdürülebilirliği, o hizmeti üreten emekçilerin güvenli ve sağlıklı koşullarda çalışmasına bağlıdır.
Bu nedenle iklim krizine karşı mücadele, yalnızca doğayı koruma mücadelesi değildir. Aynı zamanda emeği, kamusal hizmetleri ve yaşam hakkını savunma mücadelesidir. Örgütlü emek, bu mücadelenin en önemli güvencelerinden biridir. Çünkü doğayı tahrip eden anlayış ile emeği değersizleştiren anlayış aynı sömürü düzeninden beslenmektedir. Yaşanabilir bir gelecek ise ancak doğanın ve emeğin birlikte savunulduğu adaletli bir toplumsal düzenle mümkün olacaktır. Bizler, Genel-İş olarak emeğin haklarını savunurken aynı zamanda demokratik, özgür, eşit ve yaşanabilir bir ülke için mücadele ediyoruz.
Kazandığımız her işyeri, aldığımız her yetki önümüzdeki döneme daha büyük bir umut ve sorumlulukla bakmamızı sağlıyor. Çünkü işçinin gerçek gücü örgütlülüğünden gelir. Bizi baskılara, eşitsizliklere, güvencesizliğe ve ekolojik yıkıma karşı koruyacak olan da bu ortak güçtür. Örgütlenmeye, mücadeleye ve dayanışmaya devam edeceğiz.
Emek Gazetesinin 191. sayısını okumak için tıklayınız.