Bir “Kader Planı” Olarak Yoksulluk

17/10/2022

Yoksullukla mücadele amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) tarafından “küresel yoksulluğun azaltılması ve dünya çapındaki yoksulluğa dikkat çekmek, farkındalık oluşturmak için 22 Aralık 1992 tarihinde 17 Ekim, Dünya Yoksullukla Mücadele Günü” olarak ilan edilmiştir.

Buna göre gelişmiş ülkelerden; açlığa, susuzluğa ve hastalığa bağlı ölümlerin önüne geçilmesi, yolsuzluğun engellenmesi, az gelişmiş ülkelerin yer altı ve yerüstü kaynaklarının kendi toplumlarının gelişmesi için kullanılması, gelir eşitsizliğine sebep olan uygulamalara son verilmesi, adalet, vergi, demokrasi, basın ve ifade özgürlüğü, kadın ve çocuk haklarının iyileştirilmesi gibi konularda az gelişmiş ülkelere destek verilmesi istenmiştir. Bu karar, her ne kadar yoksul halkların mevcut durumlarını iyileştirmeye yönelik iyi niyetli bir yaklaşım gibi gösterilmeye çalışılsa da; Birleşmiş Milletler’in emperyalist güçler tarafından kurulmuş ve bu güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket eden dünyanın yoksul ülkelerini sömürenlere karşı etkin yaptırımı olmayan bir kuruluş olması dolayısıyla samimi bulmuyoruz. Yine de amaç ve niyetten bağımsız, yoksullukla mücadelenin gündem edildiği bir günde ülkemizdeki yoksulluğun konuşulması gerekiyor.

Yoksulluğun Halleri

Dünyanın her yerinde çeşitli oranlarda yoksullukla boğuşan, insanca yaşam standartlarından mahrum, hatta temiz suya dahi erişimi bulunmayan 2,5 milyar insan yaşam mücadelesi veriyor. Dünya genelinde, özellikle adaletsiz gelir dağılımı ve sosyal adaletten yoksun yönetim anlayışlarından dolayı yoksul ve zengin arasındaki gelir dağılımı eşitsizliği her geçen gün büyüyor. Yoksulluk, genel olarak tüm ülkelerde var olan ekonomik ve sosyal bir hastalık olmakla beraber, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde daha ciddi boyutlardadır. Gelişmekte olan ülkelerde yaşanan yoksulluğun temel özellikleri bu ülkelerdeki milyonlarca insanın yoksul doğması, yoksul yaşaması, yoksul ölmesi ve yoksulluğu çocuklarına devretmesidir.

Yoksulluk, çok boyutlu, çok katmanlı bir kavram olarak ölümden hallice içeriğiyle dünyadaki ve ülkemizdeki en yaşamsal meselelerden biridir. Bu topraklarda şiddeti, yoğunluğu artıp azalsa da etkisi her daim süren bir olgu olarak yoksulluk; temel ihtiyaçlar, yaşam standardı, kaynak yetersizliği, eşitsizlik, sınıf, ekonomik güçlükler gibi sorunlar etrafında kümeleniyor. Türkiye’de 25.5 milyon insan açlık; 51 milyon ise yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi veriyor.

Yoksulluk, insanca yaşam için gerekli olan yeterli ve iyi beslenme, barınma, sosyal koruma, sağlık ve eğitim gibi kamusal hizmetlerden yararlanma, özgür iradeyi kullanma, toplumsal hayata katılma ve saygı görme hakkından mahrum olma durumudur. Türkiye’de yoksullar, -genellikle- yoksulluk ya da varsıllığı akıllı telefon satın alabilme ölçütüne indirgeyerek teselli bulmaya ya da içinde bulundukları yoksunluğu göz ardı etmeye dönük bir tavır geliştirse de, kendilerine öğretilen/dayatılan kadercilikle var olan durumlarını kanıksamışlardır.

Son yirmi yılın yeni modası haline gelen “kader” ve “fıtrat”la ölüm ve yoksulluğu açıklama hali; biat eden toplumun öğrenilmiş çaresizliğidir. Evet, bu bizim büyük çaresizliğimiz, bizi felç eden kıpırdayamaz hale geldiğimiz için prangalarımızı fark edemediğimiz çaresizliğimizdir. Daha iki gün önce madende yeterli güvenlik önlemleri alınmadığı ve kâr hırsıyla gözü dönmüş yöneticiler açısından yaşamlarının bir kıymeti olmadığı için 41 madenci yaşamını yitirdi ve ölümlerinin kader olduğu söylendi. Bu insan aklıyla, yaşam hakkıyla alay etmek; daha fazlasının talep edilmesinin önünü kesmek için yapılan bir manipülasyondan başka bir şey değildir.

Madenciler yoksuldu; yoksul olanların kaderlerinde sadece yoksunluk ve ölüm olması, sınıflar arası uçurumun her gün biraz daha derinleştiği ülkemizde olağan hale getirildi. Enflasyon, ekonomik kriz, halka değil yandaşlara aktarılan kaynaklar ve toplumsal/sosyal eşitsizliklerin tümünün kullanışlı argümanlarla toplumu nefes alamaz hale getirdiği bu süreç, Türkiye tarihinde eşine rastlamadığımız ama olağanlaşan bir yönetim biçimiyle örtüştü.

Türkiye’de işsizler, çalışanlar, kadınlar, gençler ve çocuklar değişen oranlarda yoksul! Özellikle kadın yoksulluğu toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir tezahürü olarak, kadınların itildiği ikincil konum dolayısıyla kapitalist sermayenin de işine geldi. Ev içinde ve ev dışındaki güçler tarafından kadınlar mütemadiyen yoksullaştı. Güvencesiz, düşük ücretli işler, ev içi bakım emeğinin tamamının kadınlara yüklenmiş sorumluluklar oluşu, kadınların ekonomik ve sosyal yoksunlukları ve yoksulluklarını tırmandırdı.

Yoksulların sesi zayıfladıkça, sistemin sesi daha da gürleşiyor, bu döngünün kırılması için emekçilerin daha cesur, kararlı ve mücadeleyi büyüten bir pratik sergilemesi, örgütlenmesi gerekiyor. Yoksa yoksullar için güvencesiz işlerde karın tokluğuna çalışmak, katliam gibi iş kazalarında can vermek, fıtrat ya da kader planı olmaya devam edecek.