Emeğimizin Hakkını Almak; Hiç Kimseye Muhtaç Olmadan Yaşamak İstiyoruz!

09/06/2021

Küresel salgın COVID-19 tüm insanlığı tehdit ediyor. Dünyada salgın; gelir ve servet dağılımının bozulduğu, teknolojik gelişmelerin, robotların ve yapay zekâ uygulamalarının emek gücünü tehdit ettiği, küresel iklim değişikliğinin insanlığın felaketini getirecek düzeye geldiği bir dönemde ortaya çıktı ve emekçi halklar üzerinde derin tahribat yarattı. Gelir eşitsizliğinin fazla olduğu ülkelerde ve bölgelerde salgına yakalanma ve ölüm oranlarının daha çok olması bu tahribatı gözler önüne seriyor.

Hükümet Salgın Yönetiminde Başarısızdır

Salgın hastalıklar önlenebilir hastalıklardır. Önlenebilir Covid-19’a karşı ise sadece tedavi yöntemleriyle değil sosyal güvenlik sistemlerinin tamamını devreye sokarak salgının önlenebileceğini gördük. Salgında başarı sağlayan ülkeler bize bunu gösterdi. Hükümetin gereklerini yerine getirmeden sadece “kapanma” kararı aldığı, kişisel tedbirlerin ön plana çıkarıldığı, üretimin her alanda devam ettiği, işçilerin, işsizlerin, kayıtdışı çalışanların korunmadığı bir politikayla yol alınamayacağını gördük. Önlenebilir hastalıklar nedeniyle insanların hayatlarını kaybediyor olması sosyal güvenlik sisteminin ve dolayısıyla hükümetin büyük başarısızlığıdır.

Ülkenin Kaynakları Halkın İhtiyaçları İçin Kullanılsın

Devletin “kürek çeken değil dümen tutan” hale gelmesinin ağır sonuçlarını yaşıyoruz. Salgın bizlere herkes güvende olana kadar kimsenin güvende olmadığını gösterirken başta işçi sınıfı olmak üzere halk güven içerisinde değil. Sosyal güvenlik sisteminin çöktüğü, gelir güvencesinin sağlanmadığı ve insanların her türlü güvencesizlikle baş başa kaldığı bir dönem içindeyiz. Bu da yetmezmiş gibi insanlar ölürken, aşıda patenti elinde bulunduran şirketler insan hayatı üzerinden kar sağlamaya devam ediyor.

Salgın ile birlikte popülist politikalar ve otoriter uygulamalar ile iktidarını sürdüren hükümetler de salgın yönetiminde başarısız oldular. Hükümetler kamu hizmetlerini sağlığa ve eğitime ulaşmadaki eşit hakkı sağlayamadılar. Ülkenin kaynaklarını halkın ihtiyaçlarına yönelik değil kendi ihtiyaçlarına ve sermayenin taleplerine göre şekillendirdiler. Bunu ülkemizde acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.

Ekonomide Borç Değil Refah Olsun

Ülkemizde ekonomi yönetimindeki başarısızlıkla salgın yönetimindeki başarısızlık birbirini besledi. Ekonomi yönetilirken en temel iktisat teorilerine bile aykırı davranıldı. Bireyden, hane halkına, işletmelerden, devlete kadar her kesimin borçlu olduğu bir ekonomik sonuç ortaya çıktı.

Ülkede merkezi yönetim borç stoku sürekli artış içindedir. Asıl olarak büyük artış iç borç stokundadır. Merkezi yönetimin iç borç stokunun yüzde 73,6’sı TL cinsinden, kalan yüzde 26,4’ü yabancı para cinsindendir. Buna göre iç borçların dörtte biri yabancı para cinsinden alınmış durumdadır. Sürekli dolar bozdurun diye halka çıkışan iktidar iç borçlanmanın yabancı parayla yapılması ile dolarizasyon olgusunu besleyerek yanlış bir politika içine girmişti.  Bir devlet, kendi yurttaşlarından, kendi bastığı para dışında bir parayla borçlandığı zaman kendi bastığı paraya güvenmediği mesajını vermiş olmaz mı?

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB)’nın (döviz + altın + diğer kalemlerden oluşan) brüt rezervleri de 2018’den beri 25,6 milyar dolar azaldı.

TCMB’nin rezervlerinde yer alan ama kendisine ait olmayan döviz ve altın rezervlerini düştüğümüzde ise net rezervlerde 2018 başından bu yana 36,6 milyar dolarlık azalma oldu.

Net rezervlerin içinde swap işlemleriyle alınan 59,6 milyar dolarlık döviz ve altın da var. Bunlar da TCMB’nin malı değil, bir başka deyişle emanet varlıklar olduğu için net rezervlerden düşülmesi gerekiyor. Bunları düşünce 16 Nisan 2021 itibarıyla swaplar hariç net rezervler eksi 60, 4 milyar dolar ve 2018 başından bu yana azalma da 94,9 milyar dolar çıkıyor.

Salgın ile birlikte 10 milyonlara varan işsizlik karşısında tek bir adım atılmadığı gibi işsizliği arttıran politikalara devam edildi. İşçiler üzerindeki denetim ve kontrolün daha da artırılmasına yönelik uygulamalar, sendikal örgütlenmeye getirilen engeller, Kod-29 gibi zulümler, uzun çalışma saatleri, işçilerin her adımını çalışırken takip eden uygulamalar bu dönemde arttı. Milyonlarca işsiz yaratılırken salgın ile birlikte süren uygulamalar ile çalışma saatlerinin uzadığı, ücretlerin düşürüldüğü bir döneme girilmiş oldu.

Sosyal güvenlik sistemlerinin amacı, işçinin işini, sağlığını ve gelirini tehdit eden risklere karşı, işçinin sağlığını, uğradığı gelir kaybını gidererek hiç kimseye muhtaç olmadan yaşamını sürdürmesini sağlamaktır ama hükümet bunu sağlayamadı. Aksine salgın koşullarında kayıtdışı çalışan işçiler sosyal güvenlik mekanizmalarının dışında tutulurken, kayıtlı işçiler ise kapsamı dar olan kısa çalışma ödeneğine ve yetersiz olan ücretsiz izin uygulamasına mahkûm ediliyor. Ücretsiz izin ve işten çıkarma yasağı 30 Haziran’a kadar uzatılırken ücretsiz izin uygulamasının yarattığı sorunlar devam ediyor. Ücretsiz izin ile birlikte işçinin haklı fesih hakkı da ortadan kalkıyor. Nakdi ücret desteği adı altında günlük sadece 47,70 TL veriliyor. Ücretsiz izine tâbi tutulan işçi, yeni bir iş arayamıyor, yeni bir iş ararsa da kıdem ve ihbar tazminatı yanıyor, başka bir yerde çalışma durumu ise hukuken tartışmalı.

Bu dönemin acımasız, eşitsiz ve adaletsiz sosyal ve ekonomik sonuçlarını gidermek için öncelikle;

  • Her yurttaşa temel gelir ödemesi yapılmalı,
  • Asgari ücret yaşanabilir bir ücret seviyesine yükseltilmeli,
  • Vergi adaletsizliğine son verilmeli, servet vergisi uygulaması yapılmalı, kurumlar ve gelir vergisi oranları yükseltilmelidir.
  • Sosyal programlar geliştirilmeli, kamucu ve dayanışmacı bir perspektifle bunlar hazırlanmalıdır.
  • İstihdama öncelik verilmeli, kamu istihdamını arttırmak için yatırım yapılmalıdır.                         

(Emek Gazetesi Orta Sayfa Yazısı)