İnsanlık İçin Kırmızı Alarm: İklim Krizi

12/01/2022

Büyük Umutlarla Başlayan ve Hayal Kırıklığı İle Biten COP26 ve Düşündürdükleri

“Dünya için, insanlığın karşı karşıya olduğu iklim krizinin önlenebilmesi için son şans” olarak görülen ve 31 Ekim-12 Kasım'da İskoçya’nın Glasgow kentinde gerçekleştirilen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 26. Taraflar Konferansı (COP26) büyük umutlarla başlamasına rağmen dağ yine fare doğurdu.

200’e yakın ülkenin katıldığı, 100’den fazla ülke liderinin bolca vaat ve taahhütte bulunduğu Glasgow’daki konferansta küresel sıcaklık artışının yüzyıl sonuna kadar 2 santigrat derecenin altında tutulması, hatta 1,5 derece ile sınırlandırılabilmesi için 2050'ye kadar sıfır karbon emisyonu hedefine nasıl ulaşılacağı konuşuldu. Hükümetlerden iklim taahhütlerini artırmaları beklenirken iki hafta süren ve zorlu müzakerelere sahne olan zirvenin sonunda, ülkeler zayıf bir anlaşma metni üzerinde uzlaştı. İmzalanan metin, devletlerden ilk kez kömüre olan bağımlılıklarını azaltmaları ve verimsiz fosil yakıt sübvansiyonlarını aşamalı olarak bırakmalarının istenmesi bakımından önem teşkil ediyor olsa da dünyanın geleceği açısından atılması gereken acil adımların somut göstergeleri bulunmuyor.

Bilim insanları, her yıl rekor seviyelere çıkan sıcaklıklar, orman yangınları, kuraklık ve seller nedeniyle yaşanması giderek zorlaşan dünyanın, iklim değişikliğiyle mücadele edilmezse tam anlamıyla felakete sürükleneceği uyarısını yapıyorken kapitalist üretim çarklarının durmaya niyeti yok gibi görünüyor. Kontrolsüz kömür kullanımı, asfalt ve betonlaşmanın son sürat devam ettiği, ormanların her geçen gün kâr hırsıyla yok edildiği, petrol ve mamullerinin hâlâ uğruna savaş çıkaracak kadar arzu nesnesi olduğu dünyamız giderek kan kaybetmeye devam ediyor.

Yapılan hesaplamalara göre dünya, küresel ısınmayı 1,5 derecenin altında tutabilmek için gerekli karbon bütçesinin yüzde 86’sını tüketmiş bulunuyor. Burada en büyük pay yüzde 20 ile ABD’ye ait (ABD Başkanı Biden’ın Glasgow’daki zirveye 20 araç, 1 uçak ve 1 helikopterle gitmesini de durumun garabeti açısından buraya ekleyelim). Ayrıca, Almanya ve Britanya gibi sömürgeci Avrupalı ulusların sorumluluğu ise yüzde 4 ve yüzde 3 olarak hesaplanmıştır. Çin yüzde 11, Rusya yüzde 7, Brezilya yüzde 5 ile diğer yüksek pay sahibi ülkelerdir. Henüz kalkınmasını gerçekleştirememiş, yeryüzünün bu hale gelmesinde sorumluluğu bulunmayan yoksul ülkeler, zengin ülkelerle benzer kriterlerle değerlendirilemezler, bu nedenle gelişmiş ülkelerin bu konuda ellerini taşın altına koymaları, sorumluluk almaları gerekiyor. Ancak krizin sorumluluğunu almak şöyle dursun verilen sözler de tutulmuyor.

İklim Krizi:

Toplantıların başından itibaren 100’den fazla ülke, atmosferdeki karbon emisyonunu azaltmak, böylelikle “net sıfır emisyon” hedefinin tutturulmasını sağlayabilmek için, 2030 yılına kadar ormansızlaşmayı durdurmak ve yeni orman alanları oluşturmak konusunda taahhütte bulundu. Ancak, daha önce örneğin New York’ta düzenlenen 2014 BM İklim Değişikliği Zirvesinde de 2020 yılına kadar ormansızlaşmayı yarıya indirme sözü verilmişti ama bunun tam tersine bir biçimde o tarihten bu yana ormansızlaştırma oranı yüzde 41 arttı.

Yapılan araştırmalara göre sanayileşme öncesi koşulları ile karşılaştırıldığında, yüzyılın sonuna kadar dünya en az 3°C ısınacak. Küresel ısınmanın 3°C’yi bulması; her yıl çok büyük sıcak hava dalgalarının ortaya çıkma ihtimalinin yüzde 75 artacağı ve su taşkınları, sel riskinin iki katına çıkacağı anlamına geliyor. Bu nedenle, bu yüzyılda ısınmayı 1,5°C’nin altında tutmak hayati önem taşıyor. Ancak bunun için, dünyanın önümüzdeki 8 yıl içinde yıllık sera gazı emisyonlarını yarıya indirmesi gerekiyor ki bu günümüz koşullarında hayal bile edilemez bir durum olarak görülüyor.

İklim değişikliğinin yaratacağı yıkımın önlenebilmesi için ortaya konan hedeflerin başarı ihtimalinin düşük olması, hükümetlerin bu konudaki duyarsızlığı küresel halk dayanışmalarını, eylemleri ve kurumları gerekli kılıyor. İçi boş konuşmaların ve altı boş vaatlerin ötesinde harekete geçilmezse küresel iklim krizi her zorlukta olduğu gibi önce yoksulları vuracaktır.

Diğer taraftan, küresel ısınmadan ve iklim değişiminden öncelikli olarak kimleri sorumlu tutmamız gerektiğini iyi bilmemiz gerekiyor. Bu bağlamda ABD’nin küresel karbondioksit emisyonlarının yüzde 40’ından, Avrupa Birliği’nin (EU-28) yüzde 29’undan, G8 ülkelerinin yüzde 85’inden, böylece bir bütün olarak gelişkin küresel Kuzey ülkelerinin yüzde 92’sinden sorumlu olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatmak gerekiyor. Bu yüzden de öncelikle, bu ülkelerin sorumluluğu konusunda ısrarcı olmalıyız.

İklim Adaleti ya da Adil Dönüşüm:

COP26 Konferansı’nın en önemli konularından biri iklim krizine en az katkıyı yapan fakat iklim krizinden en fazla etkilenen yoksul ülkelere yapılması kararlaştırılan mali yardım konusuydu. Gelişmiş kapitalist ülkeler 2009 yılında Kopenhag'da düzenlenen iklim zirvesinde, yoksul ülkelere iklim değişikliğinin etkileriyle mücadele ve yeşil enerji için yardımların sürekli artırılması ve 2020 yılından itibaren yılda 100 milyar dolara ulaşması taahhüdünde bulunmuş, bu taahhüt 2015 yılında imzalanan Paris İklim Anlaşması'nda da vurgulanmıştı. Ancak yoksul ülke temsilcileri tarafından yapılan açıklamalarda bu vaatlerin de yerine getirilmediği açıklandı.

Dünya’daki eşitsiz güç ilişkileri ve sömürü düzeni iklim değişikliği konusunda da kendini gösteriyor. Kapitalizm üretimi artırırken toplumsal adaletsizlikleri de görülmemiş ölçüde arttırdı. İklim krizinden en fazla etkilenenlerin iklim değişikliğine en az katkıda bulunan ülkeler ve insanlar olması bu adaletsizliğin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Son BM raporuna göre dünyada 821 milyon insan açlık ve beslenme sorunu yaşıyor. Buna karşılık Oxfam raporuna göre tüm dünya zenginliğinin yarısı 26 ultra zengin kişiye ait.

İklim adaleti, iklim krizine karşı en kırılganların haklarını koruyarak, iklim krizinin toplumlara getirdiği/getireceği yüklerin adaletli bir şekilde paylaşılmasını hedefliyor. Enerji dönüşümünde de dönüşümün getireceği ekonomik değişikliklerden en fazla etkilenecekler fosil yakıt bölgelerinde yaşayan halklar, bu sektörde çalışan işçilerdir. Adil dönüşümün merkeze aldığı “kimseyi arkada bırakmama” prensibi de öncelikle en çok etkilenenlere odaklanır. Adalet kavramını içermeyen, sadece fosil yakıtların ortadan kalktığı ve yerini yenilenebilir enerji kaynaklarının aldığı enerji dönüşümü ekonomik sebeplerle kendisini zaten gerçekleştiriyor. Adil dönüşüm kavramı devreye girdiğinde ise hükümetlerin enerji dönüşümüne uyumlu taşımacılık, barınma, gıda, giyim vb. sektörleri oluşturması, geçiş sürecinde halkları ve iş gücünü desteklemesi gerekiyor. Adil dönüşüm ve iklim adaleti kavramları, tanımları gereği yoksulluğun kökünün kurutulmasını kapsar. Bizim de adil dönüşüm için referans aldığımız tanım olarak, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) adil dönüşüm tanımında da “yoksulluğun kökünün kurutulması” dile getiriliyor.

İklim ve çevre krizi bir sınıf meselesidir. Bu krizden ilk ve en çok acı çekenler, işçi sınıfı toplulukları ve kirli şehirlerdeki en yoksul insanlardır. Dönüşümün adil olabilmesi, tüm tarafların birbirleri ile işbirliği içinde olması ve hepsinin, insan haklarını ve ekolojik hakları temel alarak, kendi perspektifinden diğer tarafları yönlendirmesi ve bilgilendirmesi ile ancak mümkün olabilir.

Glasgow’da iklim zirvesi sürerken, geçtiğimiz hafta Chico Mendez’in “Sınıf mücadelesi olmadan çevrecilik bahçıvanlıktan öteye gitmez” dövizi taşırken çekilen fotoğrafı bu bağlamda son derece anlamlı bir söylem olarak ön plana çıktı. Sınıf mücadelesi yürüten emek örgütlerinin ekolojik konulara eğilmesi, iklim konusunda “adaletli dönüşüm” konusunda mücadele etmesi büyük önem taşıyor. Bu açıdan konfederasyonumuz DİSK’in de imzacıları arasında bulunduğu, çeşitli ülkelerden sendikaların hazırladığı kamusal, düşük-karbonlu enerji geleceği programı emek örgütlerinin gelecek vizyonunu ortaya koyuyor.

Ne Yapabiliriz?

Unutmayalım ki, iklim krizi hepimiz için bir 5 yıl daha bekleyip, gösterişli zirvelerdeki bol vaadli görüşmelere bırakılamayacak kadar hayati önemdedir ve dünyanın kurtuluşu ancak halkların harekete geçmesi ile mümkün olacaktır. 

İnsanlığın ve bir bütün olarak doğanın, gezegenin kurtarılabilmesi için küresel çapta olmak üzere, daha radikal, daha sistemik (anti-kapitalist) değişikliklere ve bu yönde yeni stratejilere ve politikalara ihtiyaç vardır. Bu bağlamda işe sistemik bir karbonsuzlaştırma ile başlayabilir, kömürle çalışan elektrik santrallerini kapatabilir ve fosil yakıtları güneş gibi yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektrikle değiştirerek, süreci enerji ihtiyacımızı artırmak yerine azaltmak için kullanabiliriz. Düşük karbonlu toplu ulaştırmayı büyük ölçüde genişletebiliriz, böylece verimli, kullanımı kolay ve kullanışlı elektrikli trenler ve tramvaylar içten yanmalı motorların yerini alabilir. Şehirlerimizi otomobil kullanımından çok insanın rahat etmesi için yeniden planlayabiliriz. Yeni kamusal yatırımları olabildiğince doğa ve insan dostu; yenilenebilir enerji, organik tarım ve sürdürülebilir-güvenilir gıda üretimi, nitelikli kamusal toplu ulaştırma, kamusal su temini ve atık su sistemleri, ekolojik iyileştirme, nitelikli halk sağlığı, nitelikli kamusal okullar, kamusal çocuk, yaşlı ve engelli bakım hizmetlerine yönlendirebiliriz. Böylece bir yandan ülkeler arasındaki gelişmişlik-kalkınma farklarını azaltırken, aynı zamanda, gereksiz veya emeğe ve doğaya zararlı sanayilerin azaltılması veya kapatılması yüzünden işsiz kalan işçilere eşdeğer istihdam sağlayabiliriz.

Bunların hiçbiri Glasgow COP26’nın gündeminde değil, olması da beklenmemeli. Bunları sadece, küresel ilerici bir plan doğrultusunda, bizler yani dünya halkları, dünya işçi sınıfı, küresel çapta gezegeni kurtarma mücadelesi verenler, kadınlar, gençler, kısaca kapitalist egemenlerin ötekileştirdiği tüm ezilenlerin birlikte ve örgütlü mücadelesi gündemine alabilir ve hayata geçirebilir.